29 Kasım 2011 Salı

Tercih

Gözlerini açtı. Yıldızlarla bezenmiş parlement mavisi gökyüzüne baktı.

Herhalde yatar durumdaydı, doğrulmaya yeltendi. Bu hareketiyle birlikte yıldız sandığı ışıklar yandı ve ortam aydınlandı. Parlement mavisi gökyüzü sandığı da aslında tavandı, bulunduğu yer bir odaydı. Etrafına baktı, karşısında bir kapı, yatağın kenarında makineye benzer şeyler vardı, ama hiçbirşey tanıdık değildi. Kim olduğunu, buraya nasıl geldiğini hatırlamaya çalıştı, ama hiçbirşey hatırlamıyordu. Yataktan kalktı, birkaç adım atınca duvar sandığı şeyde hareket eden bir bayan gördü, o tarafa yöneldi. Biraz yaklaşınca farketti ki bu bir aynaydı ve gördüğü bayan kendisiydi.

Dikkatle kendisini inceledi. Yüzü biraz tanıdık gibiydi, ama boyunun böyle uzun olduğunu hatırlamıyordu sanki, başka birisinin vücudunun üstüne yüzü fotomontaj yapılmış gibiydi. Kumral, kahverengi gözlü, ince kemikli, uzun boylu, güzel bir kızdı, 20li yaşlarda olmalıydı. Aynadaki görüntüsü de birşeyler hatırlamasına yardımcı olmamıştı. Hala hiçbirşey hatırlamıyordu, üstelik etraftaki hiçbir obje de ona aşina gelmiyordu. O sırada kapı açıldı, içeri dünyalar güzeli bir kız girdi, sarışın, mavi gözlü, uzun boylu. İçten bir gülümsemeyle "Raha, demek kendine geldin. Ben Lia, burada kaldığın süre boyunca her türlü ihtiyacınla ilgili yardımcı olacağım" dedi.
"Raha mı? Adım bu mu?" dedi endişeyle. "Ne oldu bana, neredeyim?" sorularını soramadan içeri birisi daha girdi, inanılmaz yakışıklı bir adam. 30lu yaşlarda olmalıydı, kumral, mavi gözlü, uzun boylu. İsminin Keni olduğunu, Raha'nın bir süredir burada bulunduğunu, bulduklarında bilincinin kapalı olduğunu, ama artık kendine geldiğini, kısa bir süre içinde normal hayatına dönebileceğini umduğunu söyledi. Raha hala sersemdi, ama artık endişeli olduğu söylenemezdi. Bu kadar güzellik karşısında artık hissettiği endişeden ziyade tatlı bir şaşkınlığa dönüşmüştü. Biraz daha uyuması gerektiğini söyleyen Lia kendisine sakinleştirici bir hap verdi ve biraz daha uykuya daldı.

Uyandığında gün doğmuştu, ayağa kalkıp cama gitti, dışarı baktı. Burası bembeyaz bir yerdi; yerler bembeyaz, yollar, binalar bembeyaz, sadece aralardaki bitkiler ve çiçekler renkliydi. Büyük bir şehir olmalıydı, bayağı uzunca bir mesafede binalar, arabalar, insanlar vardı. Hiç böyle bir yer görmüş müydü hayatında yoksa herşeyi unutmuş muydu. Sanki böyle muhteşem bir manzarayı daha önce görmüş olsa hayatta unutmazdı gibi hissetti. Şimdiye kadar gördüğü hiçbir şey, hiç kimse birşey hatırlamasına yardımcı olamamıştı ama hepsinin ortak bir özelliği vardı, buradaki herşey ve herkes muhteşem güzeldi. Lia, Keni, binalar, çiçekler olağanüstü güzeldi. Mutlulukla derin bir nefes aldı, eğilip pencere kenarındaki çiçeği kokladı, tam o sırada küçük bir kuş geldi, pervaza kondu, onun gözlerinin içine bakarak şakımaya başladı, sanki hoşgeldin Raha diyordu. Raha kuşa gülümsedi, dışarıdaki mutluluğun odasına dolması için camı açık bıraktı.
.

Gözlerini açtı, birkaç gündür aynı merkezdeydi, ama artık durumu bayağı iyileşmişti, Keni hava alması için ve belki de hafızasına yardımcı olur umuduyla onu bugün şehir turuna çıkartacaktı. Diğerleriyle birlikte keyifli bir kahvaltı yaptı, sonra onlardan ayrılıp odasına geldi. Üzerindeki merkez kıyafeti bile güzeldi aslında, ipekli gibi bir kumaştan tiril tiril bir elbiseydi ama o Lia'nın verdiği elbiseyle şehir turuna çıkmak istemişti, hem üzerinden, artık ne merkeziyse burası, merkez havasını atmış olacaktı, hem de kendisini bu şehirden birisi gibi hissedecekti.

Keni arabada bekliyordu, Raha arabaya baktı, tekerlekleri olmayan, yerden 10 cm kadar yukarıda duran, iki kişilik bir arabaydı bu. Birlikte şehirde dolaşmaya başladılar, bir tane çirkin insan, bina, hayvan, ya da bitki görmedi. Tam tersi her gördüğü yeni şeyin güzelliğiyle büyüleniyordu. Şehrin kendisi düzlüktü, deniz kenarındaydı ve hava devamlı sıcaktı, ama bunaltan sıcak değil, tatlı sıcak. Günde sadece 3 saat hava kararıyordu, insanlar günü çalışarak, gezerek, eğlenerek ve denize girerek geçiriyordu. Ayrıca şehir dev bir kaplıca gibiydi, her tarafta, merkezlerin bahçelerinde, parklarda kaplıca havuzları vardı, beyaz traverten havuzun içinde turkuaz şifalı sular muazzam bir görüntü oluşturuyordu. Nüfusun büyük kısmı gezegenin sıcak tarafında toplanmıştı ama, anlayabildiği kadarıyla gezegenin her yeri eşit değildi, ufak bir kısmı da kışı yaşıyordu ve insanlar gezegenin bu kısmını da kış tatilleri için kullanıyordu. Konu kış kısmına gelince "Ben almayayım" dedi Raha, her zaman sıcak sevmişti. Sistemle ilgili birkaç soru sordu Raha, insanlar ne iş yapıyordu, nasıl para kazanıyordu, eğlenmek için ne yapıyordu. "Hepimiz aynı işi yapıyoruz aslında tasarımcı mühendisleriz, sadece uzmanlıklarımız farklı" dedi Keni. "Peki sen neyi tasarladın" diye sorunca Raha, "Mesela seni tasarladım" dedi Keni.
Merkeze dönünce büyük bir heyecanla Lia'ya gördüklerini anlatmaya başladı. Lia, hatırlamasına yardımcı olması için onu konuşmaya teşvik ediyordu, sorular sormaya, Raha'yı düşündürmeye çalışıyordu. Ama yine aynı şey olmuştu, Raha anlattıkça anlatıyordu ama Lia onun anlattıklarından bir kısmını anlamıyordu. Mesela Raha "Burası cennet gibi bir yer" dediğinde Lia gülümsemişti ama "cennet" ne demekti ki? Ya da "Burada çirkin hiçbir şey görmedim" "Siz hiç yorulmuyor musunuz" "Çocuklarınızla..." gibi cümlelerde hiç bilmediği, hiç duymadığı kavramlar vardı, çirkin, yorulmak gibi. Raha da Lia'nın bazı kavramlarda afalladığını farkediyordu, ama Keni her söylediğini anlıyordu.
.

Birkaç ay geçmiş olmalıydı, burada zamanın çok da önemi yoktu, yapılması gereken işlerle ilgili zaman kavramı kullanılıyordu ama ay, yıl, yüzyıl gibi kavramlara sanki ihtiyaç yoktu. Raha hastane gibi kullanılan merkezden çoktan çıkmıştı, ev, ikametgah gibi kullanılan başka bir merkeze yerleşmişti. Artık buradaki hayata tamamen alışmıştı. Hala merkezde gözlerini açtığı andan öncesine ait hiçbirşey hatırlamıyordu ama sanki başka bir yerden gelmiş gibi konuşmayı, hissetmeyi de bırakmıştı, tamamen buraya aitti, hep burada yaşamıştı. "Peki ben ne tasarlayacağım" dediğinde birkaç test yapılmış ve sonra haberleşme tasarımcısı olduğu anlaşılmıştı, o da hemen işe koyulmuştu. Çalışıyor, çalıştıkça mutlu oluyor, iş çıkışı denize giriyor, denizle güneşle şarj oluyor neredeyse uykuya gerek bile kalmıyordu. Bazen de evin avlusundaki kaplıca havuzuna giriyordu, Keni ve Lia'yla arkadaşlıkları devam ediyordu, bu arada yaşam merkezi ve iş merkezindeki müthiş insanlardan da büyük bir kısmıyla arkadaştı. Hayat çok güzel, herşey çok güzel diye düşünmeyi de bırakmıştı, güzellikleri içselleştirmişti.
.

Gözlerini açtı. Hala nefes nefeseydi, gördüğü kabusun etkisi devam ediyordu. Çığlık atarak uyanmıştı herhalde, Keni ve Lia da uyanmış şaşırmış ve meraklı gözlerle kendisine bakıyordu. Alnındaki terleri silerek "Bir kabus gördüm" dedi. "Tabut ya da mezar gibi karanlık bir yerdeydim, uzaktan 'anne' diye bir ses duydum. Biraz bakınca uzakta ışık gibi birşey gördüm, ses oradan geliyordu. O ışığa doğru yürümeye başladım, ben yürüdükçe ışık aynı hızda uzaklaşıyor gibiydi, ben de koşmaya başladım, ışığa yaklaştım yaklaştım, bu arada 'anne' sesi de daha yakından duyulmaya başladı. Tam yaklaştım derken karanlığın derinlerine doğru düşmeye başladım, ışıktan hızla uzaklaşarak". Rüyayı anlatan kendisiydi ama ne anlama geldiğini kendisi de bilmiyordu, cevap arayan gözlerle Lia ve Keni'ye baktı. Lia da aynı soru soran gözlerle kendisine bakıyordu, yine aynı şey olmuştu, daha önce hiç duymadığı bir sürü şey vardı Raha'nın anlattıklarında, kabus, tabut, mezar, anne?? Raha ve Lia birlikte Keni'ye baktı, Keni'nin her zaman huzurlu ve neşeli bakan gözleri kararmıştı. Sanki aradığı tüm cevaplar, bu rüyanın tam olarak ne demek olduğu Keni'de mevcuttu.

Yanılmamıştı. Cennet gibi dediği bu yer, ait olduğu yer değildi. Keni "seni tasarladım" derken aslında yeniden tasarladım demek istemişti. Aslında başka bir hayatı vardı, tam olarak hatırlayamasa da. Ölmüş müydü, artık geri dönüşü yok muydu? Cevaplar Keni'deydi. Bir proje vardı, yeni bir proje. Buraya ait olmayanlar bir şekilde buraya açılan kozmik bir kapının önünde bulundukları zaman alınıp uyarlama programına tabi tutuluyordu. Şimdiye kadar boyut kapısının önünde çok kişi bulamamışlardı ama buldukları arasında en iyi uyumu Raha sağlamıştı. "Hafızana dokunmadık ama, hatta biz de senin hatırlamanı umuyorduk" dedi Keni.

Raha yeni yeni birşeyler hatırlamaya başladı. Bir kaza geçirmişti, sonrasını hatırlamıyordu ama dünyada evli olduğunu, 8 yaşında bir oğlu olduğunu hatırladı, gözünde yaşlarla. Kocasını düşündü, ne yapıyordu, üzülmüş müydü, geri dönmesini istiyor muydu? Oğlunun her zaman neşeli, hayat dolu yüzü, güzel mavi gözlerini hatırladı ve gözyaşlarına boğuldu. Keni müdahale etmedi, kendi dünyalarında çocuk doğurma diye birşey yoktu, çocuk merkezleri vardı, çocuklar orada, bir nevi, üretiliyordu. Dünyayla, insanlarla ilgili araştırma yaparken evlat sevgisi diye birşey okumuştu ama ne kadar güçlü olabileceğini tahayyül edemezdi, Raha'nın bu halini görene kadar.

Biraz sakinleşince "Nasıl geri dönebilirim" dedi Raha. Burada gözlerini açtığı andan itibaren gördüğü herşeye tanıdığı herkese hayran kalmıştı ama artık burada kalamazdı. "Birkaç başarılı geri döndürme işlemi yapmıştık" dedi Keni. Aslında Raha'ya çok alışmıştı ama biliyordu ki burada kalırsa mutlu olamayacaktı. Raha da buraya çok alışmıştı, dünyadayken hayal ettiği herşey buradaydı. Hep güzele düşkün bir insan olmuştu. Akşamları işten eve giderken gördüğü çirkin çirkin binaları nasıl güzelleştirilebileceğiyle ilgili kafa yorardı, işi bu olmadığı halde. "Sana biraz zaman tanıyalım, gerçekten dönmek istiyor musun, biraz düşün" dedi Keni. Çok düşünmesine gerek yoktu, kesin kararını Keni'ye söyledi, "Birşey daha lütfen, geri döndüğümde buraya ait hiçbir şey hatırlamak istemiyorum, yoksa devamlı tercihimi sorgularım ve mutsuz olurum". Bunu da yapabilirdi Keni, "Tamam"" dedi kısaca.

Herkesle vedalaşması uzun sürdü, hazırların tamamlanması da. Birkaç gün sonra yeniden ilk geldiği merkezdeydi. Bir şırınga ilaç, herkese tekrar baktı, Lia ve Keni'ye tekrar veda etti. "Lütfen bizim dünyamıza da gelin, güzelliklerinize bizim dünyamızda da çok ihtiyaç var dedi." Lia ilacı enjekte etti, Raha gözlerini kapadı.
.

Gözlerini açtı. Komaya girdiğinden beri her okul çıkışı yanına gelen ve annesinin iyileşmesi için dua eden oğlu da yanıbaşındaydı. "Anne!" diye coşkuyla bağırdı, annesine mutlulukla sarıldı. O sırada kocası da odaya girdi. Hep birlikte ağladılar. "Ne kadar zamandır komadayım" dedi, "5 gündür" cevabını alınca nedense biraz şaşırdı, neden bilmiyordu ama daha uzun zaman geçmiş gibi hissetmişti.
.

Bir süre sonra malum sorular geldi "Ne hatırlıyorsun? Karşı tarafa geçtin mi?"
Bunu uzun süre hatırlamaya çalıştı, hatırlaması çok enteresan olurdu ama nafile, sadece bir büyük boşluk vardı o zamana ait...

19 Ağustos 2011 Cuma

Şeytanın Bacağı Kırıldı

Şimdi fotoğrafçılık kulübü değerlendirme toplantısından geldim.



Toplantıya aç, hasta ve halsiz başlamıştım.

Herkes fotoğraflarını toplantıdan önce hocaya göndermişti ve fotoğrafları hoca tarafından bir elemeye tabi tutulmuştu, ben göndermemiştim.

Elimde fotoğraflarımın olduğu cdmle toplantı salonuna ilk giden kişi oldum, hocalar gelmişti, ben de selamlı sabahlı bir girizgahı bile unutarak cdmi hemen hocalara verdim. Onlar da "biz daha önce gönderilen fotoğraflardan derleme yapmıştık, belki toplantı sonunda bakarız" dediler ama hemen cddekileri de bilgisayara aktarıp hızlıca bir gözatmayı ihmal etmediler, bakarken de "güzel kareler var" yorumu yaptılar.

Sonra salon yavaş yavaş doldu, toplantı yapıldı, kararlar alındı, en son olarak da gönderilen fotoğraflardan hocalardan birinin derledikleri, proje başkanı hocaya sunuldu. Alfabetik sırada bir baktım "b" harfinde benim fotoğraflarımdan biri çıktı. O anda heyecandan sanırım kan beynime sıçradı, bir süre idrak kaabiliyetimi kaybettim. "Nasıl yani dandik fotoğraflarım da dahil tüm cddekiler mi gösterilecek" derken anladım ki hızlıca bakılan birkaç fotomdan 5 tanesi seçilmiş. Üstelik bir tanesi ilk gittiğim gezideki en acemi fotoğraflarımdan biri, Rumeli Hisarı. Bir başkası, Bebek'te çektiğim Mısır Konsolosluğu önünde denize giren çingeneler fotoğrafım da salonda genel olarak çok merak uyandırdı. Ama en önemlisi proje danışmanı hoca o fotoğrafa bakarken "Ara Güler'in 50 yıl önce çektiği fotoğraflara bugün hala bakıyoruz, 50 yıl sonra da bu fotoğrafa bakıyor olacağız" dedi. İnanabiliyor musunuz beni Ara Güler'le karşılaştırdı...

Ben bir süreliğine koptum doğal olarak, sonra diğer kişilerin gerçekten harika fotolarıyla kendime geldim. Diğer fotoğraflar muazzamdı gerçekten, hocalar da bir kısmı için "yarışmada derece alır" "harika fotoğraf" falan dediler, ama ben, benim fotoğraflarım için böyle yorum yapmamış olmalarına zerre üzülmedim, mutluluğum biraz bile azalmadı. Hala bile deli heyecanlıyım, makinamı kapıp deniz kenarına koşasım var.

Üstelik de cddeki diğer çekimlerime de sonradan bir bakılacak, bir sonraki değerlendirme toplantısına başka fotoğraflarım da çıkabilir, mesela bu ağlar fotoğrafım...
Velhasıl bende ne halsizlik kaldı ne de hastalık. Adımlarım bile yerçekimine bir miktar karşı koymuş biraz havalanmış gibi:)

Heeyyt be! Almışım gazı, kim tutar beni...


Travma

Dün akşam işten eve yürüyorum.
Artık "eve son beş dakika" mesafesindeyim, bir an önce kendimi eve atıp dizilerimi izlemeye başlamak istiyorum. Oğlum parkta olduğundan bakıcıyı aradım, "hadi ben eve gidiyorum, siz de dönün" diye.
Birkaç dakika sonra, hayatımda gördüğüm en berbat görüntüyle karşılaştım;
Bir yavru kediye araba çarpmış, sanırım yeni, ama kedi ölmüş,
Cesedini diğer kediler yiyor...
Önce, gözlerim iyi görmediğinden, "yanlış mı gördüm" diye düşünmeden edemedim,
Mevzuya yaklaştıkça merakım "yaklaş, yakından bak ne gördüğünden emin ol" derken,
Diğer taraftan mantığım "bakmadan geç, bakmadan geç" diyordu.
Tabi mantığımı dinledim ama diğer tarafa bakarak yürürken başka kedilerle gözgöze geldim,
Onlar da olaya atlamak için bekliyorlardı, gözlerindeki aç (gözlü) ifadeyi gördüm.
Tüm psikolojim sarsılmışken bakıcıyı aramak geldi aklıma,
Dedim "yukarıdan dolaşarak gelin, oğlum bu manzarayı görmesin"
10 dakika sonra eve geldiler, bakıcı ağlanıyor "çok yalvardım ama lafımı dinletemedim,
Yukarı yoldan dolanmadık, mevzuuyu gördük"
O an oğlum lafa karıştı "Anne kedi ölmemiş, yaralanmış, diğer kediler de onu iyileştirmek için yalıyorlardı"
Bir an ona inanmak istedim, ama yiyen kediler ölü kediyi araba altına çekmiş ve oğlum tam görememiş,
Derin bir oh çektim, aman iyiki görmemiş diye, ama rahatlığım bir dakika bile sürmedi,
Bizimki tek başına banyoya girmekten korktuğunu söyledi.
Sonra akşam yatağında tek başına uyumaktan korktu,
Sabaha karşı 5'te uyandı, midesi bulanmış, yattığı yerde titriyor, uykuya dalamıyor,
Ona biraz nefes terapisi yaptırdım, birlikte uykuya daldık....
.
Bu dünyaya kuş olarak gelseydim, kedi olarak gelseydim dediğim teenage dönemlerim olmuştur, Ama dün insan olarak gelmiş olduğuma sevindim, beğenmediğimiz tüm özelliklerimize rağmen...

En azından çok sevebiliyoruz....

13 Ağustos 2011 Cumartesi

San-art

Gezmeyi seviyorum. Yeni yerler görmek, bu güne kadar yapılmış güzellikleri görmek, aynı zamanı paylaşmadığımız, veya paylaştığınız ama tanımadığınız insanlarla, mimari, şehir planlamacılığı, müzecilik vb sayesinde etkileşime geçmek bana bambaşka bir haz veriyor.


Geçen sene, kendimi bile şaşırtan bir performansla gezdim, Avrupa'da bir sürü ülke gördüm. Normalde gözü kolay doyan birisi değilimdir, hiç olmadım, üstelik dünyada gezilecek o kadar yer var, ama geçen seneki Avrupa gezilerimden sonra, benim bile bir süreliğine gözüm doydu, bu sene rotamı Türkiye'de gezmediğim yerlere çevirdim. Ne de olsa, resmi istatistiklere göre, dünyada turizmden en çok gelir elde eden ilk 10 ülke arasındayız. Önce Kapadokya'yla başladım, sonra geçen hafta Bozcaada'daydım, Kurban Bayramında da Gap turu yapmak gibi bir planım var.

Ama işte ne olduysa Bozcaada'ya gittiğimde oldu. Bir farkettim ki, bana, kendi ülkemde gezmek mutluluk vermiyor, hatta acı veriyor.
Bunu ilk defa, Safranbolu'ya gittiğimde farketmiştim. Yolda, eski Safranbolu'ya gelmeden önce yeni Safranbolu ilçesinden geçiliyor. İlçenin içini gezmedik gerçi, yolda giderken önünden geçtiğimiz binalar üzerinden yorum yapıyorum. Eski Safranbolu'daki tarihi evleri gördükten sonra Safranbolu'ları çok ayıpladım. Bu kadar estetik mimari eserlerin yanıbaşında, ve o güzelliklerle büyüyüp, insanlar nasıl bu kadar zevksiz yeni evler yapar, nasıl bu kadar zevksizlik üzerine kurulu koskoca bir ilçe oluşturur, hala inanamıyorum. Sonra Paris'e gittik, bunu anlatmam lazım. O kadar uzun yıllar hayalini kurduktan sonra ilk defa yurtdışına çıkmıştım ve "artık ölsem de gözüm açık gitmem" modundaydım. Havaalanından Paris merkeze giderken bu heyecanı yaşadım, sonra merkeze girdik, ve ilk girdiğimiz anda bizi güzelliğiyle çarpan binaları gördüğümde hayranlığın yanında kalbimden "cızzzzt" diye bir ses geldi. O ses, bir zamanlar aynı derecede güzel olduğu halde sonra bizim hünerli(!) ellerimizle bu günkü halini almış İstanbul için duyduğum acının sesiydi.


Bu sene Kapadokya'ya gittiğimde, orayı çok beğendim. Merkezde tarihe güzel sahip çıkmışlar, eski evler restore edilmiş kullanılıyor, dünyanın her yerinden turist çekiyorlar ve diğer turistik yerlerden önce başlamışlar, çok uzun zamandır bu işi yapıyorlar, ama gelin görün ki, orada da yeni bina yapılmasına izin verilen yerlerde yapılan köyevleri, üstelik yöresel taşlar kullanılarak yapılmalarına rağmen, hala zevksiz... Bildiğiniz zevksiz köyevlerinin dışı taşla kaplanmış hali. Bir tarafta mübadele sonucu Ermeni sahipleri tarafından terkedilmiş, her biri ince zevk ve zerafet sahibi evler sahipsiz halde çürümeye bırakılmışken, yeni teknolojiyle yapılan evler "çirkinlik abidesi". Bozcaada'da ise şu anda belirgin olmayan sınırlarla birbirinden ayrılmış Rum mahallesi ve Türk mahallesi var. İnternetten bu bilgileri okuduktan sonra bir bakıyorsunuz yine Rum mahallesindeki evler şahane, sokaklar bile cetvelle çizilmiş gibi....


Sanırım "benden bu kadar" demek üzereyim. Gap turuna da giderim, "ay atalarımız ne güzel eserler bırakmış" derim, ama bir taraftan da içim acır. Artık içinde bulunduğumuz toplumun, içinde bulunduğumuz zaman diliminde ne kadar sanattan kopuk, güzelden anlamayan bir toplum haline geldiğini görmek istemiyorum, yeterrrr...


Aslında bu ayıp hepimizin ayıbı. O kadar sanattan kopmuşuz ki, güzellik aradığımız tek şey "evlenilecek kızlar" haline gelmiş, o da bizde yok malum, Rus kızlarda var. Bu kadar mı yani, koskoca bir millet olarak, koskoca bir tarihin ve ne kadar çok kültürün etkileşimi sonucunda ortaya çıkartabildiğimiz tek şey bu zevksizlik mi? Ben İstanbul'da yaşayan, görece güzel bir semtte oturan birisi olarak, akşam işyerimden çıkıp eve yürürken bir tane bile güzel tarihi bina, heykel, hatta insan göremeyecek miyim?


Kimse bana "sorun para" demesin. Allahaşkına eski ahşap konakların maliyeti bugün oturduğumuz ama birşeye benzemeyen apartman dairelerinden daha mı yüksekti? Burada tanesi 500bn tlden başlayan evleri satın alanlar Kapadokya'da 100 yıl önce yaşamış köylü zenginlerden daha mı fakirler, hiç sanmıyorum. İnsanlar yıllar önce elle taşlara sanat işleyebildikleri halde bu günkü teknolojide taşlara çiçek işleyebilmek mümkün değil mi yani? Ya da estetik cerrahlarımız, kaç yüzyıl önce anatomi öğrenip muhteşem insan heykelleri yapan İtalyan heykeltıraşlardan daha az anatomi bilgisine sahip oldukları için mi binlerce dolar alıp fiyaskoyla sonuçlanan burun ameliyatları yapıyorlar? Gelen bütün turistlere "bizim atalarımız sizden çok daha zevkliydi, bakın yalılarımızın dünyada eşi benzeri yok, ama (başımızı öne eğip ezik bir şekilde) sonradan gelen birkaç jenerasyon aynı çizgiyi sürdürmeyi başaramadı" deyip duracak mıyız? Mübadeleyle Ermeniler ülkeden gönderilince ülkemizde sanatla uğraşan kimse kalmamış diye mazeret göstersek şimdiye kadar sergilediğimiz zevksizlik suçlarından aklanır mıyız?


Aslında, toplum olarak en sevdiğimiz şey ağlanmak, kendimizi aşağılamak ve "bizden adam olmaz" demek olduğundan, sanat konusunda boynu bükükleri oynamayı tercih etmeye devam edebiliriz, ama ben almayayım, sağolun. Ben onun yerine çözüm aramaya başlıyorum. Her türlü öneriye açığım ama kendi aklımla bulabildiğim çözümler şunlar;


- Bir an önce sanatın her türünden uzak halimden sıyrılmak için birkaç sanat dalıyla birden ilgilenmeye başlamak (oha Allah gözünü doyursun diyenler olabilir, sorun değil),


- Yaptığım herşeye, sabah işe hazırlanmak için giyinmek dahil, estetik kaygısıyla yaklaşmak,


- Şimdiye kadar neye sahip olamadığıma üzülmek yerine önüme bakıp, sadece benim hayatımda eksik olmayan bu soruna ciddi kafa yormak...


Anlaşılan 1. Dünya Savaşı sırasında topraktan daha fazlasını kaybetmişiz, sanatımızı, estetik kaygımızı... Ki aslında kaybettiğimiz topraklardan daha değerli olan da sanatmış. Oysa sanatla büyümüş olsaydık ne çok sorunumuzu bu zamana taşımamış olurduk, örneğin magandalığın bile çözümü sanatta yatıyor olabilir. Eşini çocuğunu döven, trafikte hiç tanımadığı adamlarla kavgaya girişip kan döken adamları, ağaç yaşken alıp sanatla yoğursak, adamlar büyüdüklerinde zonta olurlar mı...


Fotoğrafım, Kapadokya'dan, eski adı Sinasos yeni adı Mustafapaşa olan, eski bir rum köyünden çürümeye bırakılmış bir kapı. Tahminen 70 yıldır bakımsız, sahipsiz, ama ben yine de çok beğendim.


Herkese sanat dolu bir hayat diliyorum...









2 Temmuz 2011 Cumartesi

Yaşlanmak

"Yaşasın yaşlanıyorum" diyen var mıdır bilmiyorum.

Çocukken hepimiz büyümek isterdik, büyük olmak imtiyazlı birşeydi. Eski zamanlarda yaşla tecrübenin eşit kabul edildiği dönemlerde veya hala bazı kabilelerde ve farklı kültürlerde yaşlanmanın sağlayacağı avantajlar olduğuna inananlar olabilir. Ama herkesin bu kadar genç görünmeye sardığı, anti-aging olgusunun her türlü sektöre girmeye başladığı bir populer kültürün içinde, ben de ne yalan söyleyeyim yaşlanmaktan korkanlardanım.

Aslında olgunluğun önemli olduğu, ağırbaşlılığın saygı getirdiği, toplumun genel doğrularıyla hareket etmenin ve herkesin duymak istediğini söylemenin sevilmeyi sağladığı, kalıplarla düşünmenin, yaşamanın, kalıplara uygun yorumlar yapmanın neredeyse şart olduğu bu geleneksel toplumda yaşlanmaktan tam olarak ne anladığımı sorgulayıp durdum. Yılların etkilerini azaltmak için ben de anti-aging kremleri alıyorum, düzenli spor yapıyorum. Ama benim asıl korkum gözlerimin çevresinin kırışması, saçlarımın beyazlaşması değil. Sağlıklı görüntünün kaybolması da korktuklarım arasında ama asıl korkum ruhumun yaşlanması, kendi kendime ve etrafıma "artık yaşlandım" demem, öyle davranmam.

Yaşlanmak benim için, devamlı değişen ve bence güzelleşen dünyaya ayak uyduramamak demek. Yaşlanmak demek, geniş ufuklu olmayı bırakıp kalıplarla düşünmeye, kalıplarla hareket etmeye başlamak demek. Yaşlanmak demek, gençken gözlerinde parlayan masumiyetin, neşenin ve iyi niyetin yavaş yavaş solması demek. Yaşlanmak demek, kendin gibi olmayan herkesi kınamaya başlamak demek. Yaşlanmak demek, "artık 20 yaşında değilsin..." le başlayan yorumlara maruz kalıp kısıtlanmak demek. Yaşlanmak demek huysuzlaşmak demek, etrafında seni heyecanla yaşama döndürmeye çalışanlara ters düz davranarak kendi hevessizliğini bulaştırmak demek. Yaşlanmak demek, hayallerin, umutların yerini, rutinin ve umutsuzluğun alması demek. Yaşlanmak demek, artık bedeninin hareketlerinin kısıtlanmasından ziyade, zihninde oluşan negatif düşüncelerle, "yapamamlarla" ve "yaşıma yakışmaz"larla kendini kısıtlamak demek. Yaşlanmak demek, kendi doğrularını dogmalaştırıp yeniliklere kendini kapatmak demek, yeniliği temsil eden gençleri aşağılamak demek.
Yaşlanmak demek, yaşlanmayı tercih etmek demek.

Şimdi yazarken farkediyorum ki, ben aslında, doğanın bir süreci olan yaşlanmanın kendisini değil, şimdiye kadar yaşlanmış olanların bu sürece yükledikleri kalıpları sevmiyorum. Yaşlanmak aslında bir mentalite, ve ben, aslında bu mentaliteye karşıyım. Velhasıl bana "hiç yaşlanmıyorsun" diyenlere, ağzımı büküp şımarık bir kız çocuğu gibi "yaşlanmayı tercih etmiyorum" demek istiyorum, tabi bunu destekleyen bir dış görünüş için de elimden geleni yapıyorum...

Bir de yaşlanmakla ilgili şöyle birşey okumuştum, insanlar yaşlanırken yüzünde, karakterine göre çizgiler oluşuyormuş, yani genellikle çatık kaşlı birisi yaşlandıkça o çatık kaş çizgileri belirginleşiyor ve normal duruşunda bile o çizgilerle çatık kaşlı birisi oluyor. Ya da çok eğlenen birisinin gözçevresinde gülme kırışıkları oluşuyor. Dolayısıyla yaşlandığım zaman bana bakan birisi, güzel bir hayat yaşadığımı görsün istiyorum. Bu yazıya uygun gidecek resmin de, daha önce bahsettiğim, gerçek bir 68 kuşağı olduğunu farkettiğim, sonra da San Francisco'ya saçında çiçeklerle gitmiş olduğunu öğrendiğim bu kadının güleryüzlü fotoğrafı olduğuna kanaat getirdim...

29 Haziran 2011 Çarşamba

Hobimle Başım Dertte...

Ne yapsam bilmiyorum...

Gezmeye geldi mi herşey güzel.

Mesela, birkaç hafta önce proje grubuyla Boğaz turu yaparken ne mutluydum. Hiç yapmadığım şey değil ama bir de fotoğraf çekimi için Boğazda gezmek ayrı bir güzel geldi. Neyin fotoğrafını çeksem diye bakınırken beyaz saçları hiç boyanmamış, beline kadar uzamış yaşlı bir turist kadın görüp, "acaba bu kadın 68 kuşağından olabilir mi" diye düşünüp sonra da kadınla tanışıp gerçekten 68 kuşağından biri olduğunu öğrenmek çok güzeldi.

Aynı şekilde geçen haftasonu Heybeliada ve Burgazada'yı gezmek, orada bize poz veren martıların fotoğrafını çekmek de çok keyifliydi. Ama işte ne olduysa orada, Şener'in Kapadokya'da çektiği ve benim çok beğendiğim bu fotoğrafı proje danışmanımıza göstermemle oldu. Fotoğrafı ben çekmediğim halde çok güzel bir fotoğraf olduğundan emin bir halde hocaya gösterdim. O da ilk tepki olarak "Harika fotoğraf" dedi, tam ben mutlu olacakken "... ama işte kafayı merdivenle duvar arasındaki çizginin üzerine getirmemeniz gerekirdi, çekerken bir adım sağa kaysaymışsın harika bir fotoğraf olurmuş" diye ekledi. Hocanın yaptığı yorumla birlikte bir anda kafamda bir şimşek çakıverdi, bu iş sandığımızdan daha zor olacak. Yani compact turist makinasıyla bir fotoğraf çekip, sonra da arkadaşlarına "bak ne kadar güzel fotoğraf çektim" demekten çok farklı sanatsal fotoğraflar çekme işi. Hocalar da hırslı, maaşallah, "projeye girdiniz hala ortaya birşeyler çıkartamadınız" diye bizi germeye başladılar. Ve o anda anladım ki, korktuğum başıma geldi, hobim hobi olmaktan çıktı görevimiz haline geldi.

Hani devamlı söylenen "sevdiğin işi yap" felsefesi vardır ya, ben bir işin içine para kazanma zorunluluğu girdiği zaman o işin hala nasıl bir "zevk" unsuru olabileceğini anlamış değilim. Tamam profesyonellik gereği herkesin para kazandığı işi sevmesi gerekir, en azından kendi kendini mutsuz etmeyecek kadar, ama yapmaktan çok zevk aldığın bir işin içine para mevzuunun karışmaması gerekir bence.

Yarın alıyorum makinamı da, gidiyorum Arnavutköy ve Bebek'te fotoğraf çekimine...
Bir de şu "ben bu işe öğrenmek için başladım" güvensizliğimi de yavaş yavaş üzerimden atmaya başlamam lazım. Tamam kursa başladığımızda bize bu işte başarılı olmanın ilk koşulunun "ben çok güzel fotoğraf çekerim dememek" olduğunu söylediler, yani yüksek egoyla başlamamak gerekiyor ama bir taraftan da kendine güvenmeden de ortaya birşey çıkmıyor..

Çok çalışmam lazım çoookkk...

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Çocukluğuma Geri Döndüm

Evde şöyle bir ortam var, ben ne zaman bilgisayarı çıkarsam başına oturup saatlerce oyun oynayan oğlum, güç bela, hatta kolundan çekiştire çekiştire onu bilgisayarın başından kaldırıp nihayet blog yazabilmek için bilgisayara oturduğumda da "hah oğlu kalktı, annesi oturdu" diye söylenen bir kocam var. Oğlum da bir süre salonda babasının yanında ya da karşı komşuda takıldıktan sonra ben yazı yazarken başıma gelip "ne yazdın, ben de birşeyler yazayım, ben de blog oluşturacağım" vb diye karışarak benim yazı yazmama köstek oluyor.
Malum ben de bu blogu günlük niyetine kullanıyorum ve birşeyler yaşadığımda yazıyorum, bu tarz yazılarda da en güzel formül, anılar ve heyecanlar sıcakken yazmaktır, sonra soğuyunca bayatlamış ekmeğe dönüveriyor, diye düşünüyorum. Yazmaya başlayınca da "ne yazacaktım, nasıl yazarsam daha güzel olur" diye kafa karışıklığı yaşıyorum. Neyse "güzel olmayacak" korkularıma yenilmeden bulduğum bu fırsatı iyi değerlendirip geçen hafta yaşadıklarımı kayda geçireyim.
Herşey birkaç ay önce Roxette'in Türkiye'ye geleceğini duyunca başladı. Önce eşimi benimle gelmeye ikna etmeye çalıştım ama o zorluk çıkarmadan gelmeyi kabul etmiş olsa da orada eğlenemeyeceğini, "nereden geldim ya" diyeceğini, beni konserden erkenden çıkmaya falan zorlayacağını düşünerek bu fikirden vazgeçtim. Onun yerine, farklı hayatlar yaşadığımız için pek görüşmediğimiz, hatta sanırım en son 3 yıl önce falan gördüğüm çocukluk arkadaşımı aramaya karar verdim, ne de olsa çocukken Roxette'in yeni çıkan kasetlerini aldığımızda elimizde kasetle koşarak birbirimize gidiyorduk. O şarkı sözlerinin hepsini birlikte ezberlemiştik, o zamanlar lyrics.com yoktu, şarkı sözlerini çıkartabilmek için kasetleri baş sarıp durmanın İngilizcemizin ilerlemesine büyük katkısı olmuştu. Velhasıl bir iş çıkışı aradım, "kaç yıldır görüşmüyoruz, ararsam saçma mı olur" demeden, "ben aramasam sen hiç aramıyorsun" diye sitem etmeden direk dedim ki, "Roxette deyince aklıma ilk sen geliyorsun hadi birlikte konsere gidelim mi?" O da "başkası söylese gitmezdim ama sen arayınca gelirim" dedi ve biz birlikte konsere gitme planımızı yapmış olduk. Sonra işyerindeki arkadaşlara da söyledim, bir arkadaşımız daha bizimle gelmeye karar verdi, böylece 3 kız kendimizi konserde bulduk.
Öncelikle bu konserlerin geç başlaması konusunda bir sitemim olacak, kardeşim burası Ankara değil, İstanbul! Çoğumuz özel sektörde ve yoğun çalışıyoruz, ertesi gün uykusuz ve yorgun argın işe gitme lüksümüz yok, özellikle hafta içi ya da pazar gününe denk gelen konserlerin daha makul saatlerde başlaması gerekliliği gözönünde bulundurulmalı. Neyse konser çok güzel geçti, bütün şarkıları ezbere bilen hep aynı yaş grubunda insanlardan oluşan bir topluluk vardı. Marie Fredriksson'un sesi bozulmuş, maalesef, Crash boom bang ve almost unreal gibi çok sevdiğim şarkılarını da söylemediler ama yine de konser çok güzeldi. Hatunun sesi bozulmuş ama fiziğinin maaşallahı vardı, 1958 doğumlu, iki çocuk annesi bir kadın ve incecik, "Allahım bana da 51 yaşımda böyle görünmeyi nasip et" diye dua ettim, itiraf ediyorum:)
Bu arada ben konsere giderken çanta değiştirmiştim, anahtarımı öbür çantamda unuttuğumu konserde farkettim, Şener'i uyandıracağım için biraz strese girdim ama sonra eğlenmeme baktım:) Saat bayağı ilerledi, tam "konser bitti, listen to your heart'ı söylemediler ama" diyerek dışarı çıktık, hatta caddede karşıdan karşıya geçmiş, biraz da aşağı doğru yürümeye başlamıştık ki, listen to your heartı söylemeye başladılar. Hemen geri koştuk, tekrar içeri girdik, biz de birlikte söyledik, hatta gecenin en güzel kısmı bu oldu, kızlarla gitmenin güzelliği:) Sonra bizim kızlar sahneye el salladılar, onlar da bizimkilere el salladılar, biz yine ev yoluna koyulduk, o sırada benim çok sevdiğim bir şarkıyı daha söylemeye başladılar, ama artık geri dönmedik. Evde, tam beklediğim gibi uyandırıldığı için homurdanan bir koca buldum:)
Haftasonu da başka bir çocukluk arkadaşımla buluştum. Ankara'dan gelen o, İstanbul'da yaşayan ben olduğum halde kendimi tamamen onun ellerine bıraktım ve sanat dolu bir gün yaşadım. Önce Taksim'de bir sergiye gittik, sergiyi dolaştık, çok beğendik, sonlara doğru bir bey yanımıza geldi, "resimleri beğendiyseniz ressam şu anda misafirlerine resimleri anlatıyor, isterseniz siz de katılın" dedi biz de katıldık, sergiyi tekrar, bir de ressamın kendisinden hikayelerini dinleyerek gezdik. Bizi davet eden bey ressamın babasıymış, sonra dolaşırken annesiyle de tanıştık, o da bize ressamın aslında avukat olduğunu, ama aynı zamanda ressamlık da yaptığını, kendisinin her zaman sanatı desteklediğini falan anlattı. Arkadaşım da bana, Finlandiya'da bulunduğu dönemde herkesin böyle bir hayat benimsediğini gördüğünü, hayatını devam ettirmek için çeşitli işlerde çalıştıklarını, ama uğraştıkları sanat dalıyla ilgili de sergiler açtıklarını, bunu hobi olarak devam ettirdiklerini söyledi. Bu arada ressam resimlerin sergiye hazır hale gelmesinin 7 yıl sürdüğünü söylediğinde ben de "7 yıl sonra ben de fotoğraf sergimi açabilim" diye düşündüm. Bu görsel de sergiden. Oradan, yürüyerek Beyoğlunun altını üstüne getirdik, Borusanda o gün açılmış "ışık" üzerine bir sergi gezdik.
Güzel geçti haftamız, zaten bu yaz tatil organizasyonu yapamadığımızdan planımı İstanbul'un keyfini çıkarmak üzerine kurmuştum, bundan sonra hangi konsere gitsek acaba planları yapıyoruz. Birkaç tane karar veremediğimiz konser var ama bir terslik olmazsa Bon jovi konserine kesin gidiyoruz.
Bir de bomba vakası yaşadık, mecazi anlamda değil, gerçek bomba, 26 mayısta saat sabah 09'da Etiler'de patladı. Patlama sesini duyunca yine kanımız dondu, ben korkudan oğlumu okula gönderemedim. Ama çok nahoş bir olay olduğundan daha fazla detay hatırlamak ve de tekrar yaşamak istemiyoruz...

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Capp-paaa-docia

Sorunumun ne olduğunu buldum; yapmak istediğim çok şey var, kafamın içi çok dolu ama yapılacaklar için çok az zaman var, daha doğrusu hayatımın şimdiye kadarki kısmını iyi değerlendiremedim.


Uzun lafın kısası, Mayıs başında yaptığımız Kapadokya tatilini 21 Mayısta yazıyor olmama kendi kendime gösterdiğim mazeretleri size de sıralıyorum. Ama işin özü şu, tembellik ettim, içimden gelmedi yazmak. Aslında ben de biliyorum ki bir yazıyı heyecanlarım tazeyken yazarsam daha iyi oluyor, neyse...


Yııılll 1998. Eşimle henüz evlenmemişiz, nişanlıyız, işyerinde de yeniyim, işyerindekiler Kapadokya turu düzenlediler. Zamanlaması uymadı... "En iyisi şimdi gitmeyelim daha sonra gideriz nasıl olsa" diye düşünüp erteledim. Ve erteleyiş o erteleyiş, bu yıl gidebildik ancak.


Neyseki işin güzel tarafı benden iki hafta önce izni olan yöneticim de Kapadokya'ya gidiyordu, dolayısıyla organizasyonumu, detayları onunla konuşarak yaptık, süper oldu. Ben de bu organizasyon işinde iyice piştiğimi düşündüm bu sefer.


Gidişte de dönüşte de Ankara'da birer gece konakladık. Ama Ankara'ya gitmek için yola çıkabilmemiz bayağı uzun sürdü. Bizimkiler Beşiktaş'a cd almak için gittiler, saatler geçti bunlar ortada yok. Meğer parkettikleri yerden arabayı çekmişler, ondan önce de Yağız'ın PSPsini kaybetmişler, onu bulmak için zaman kaybetmişler. Ankara'ya giderken Yağız arabada yol boyunca PSP oynadı, bütün itirazlarımıza rağmen. Sonra Ankara'ya gittik, orada, özellikle babam, benimle fazla ilgilenmeyerek neredeyse hiç Ankara'dan ayrılmamışım gibi hissetmemi sağladı:)Sonra yattık, sabah erken kalkıp Nevşehir'e doğru yola çıkacağız düşüncesiyle... Gece ben uykumun arasında bir kusma sesi duydum, devamında "anne" falan gibi bir ses bekliyordum, ama o ses gelmedi. Onun yerine Şener'in "Bahar, Yağız kustu" dediğini duydum, yataktan fırladım. İşin komik tarafı Yağız hala uyuyor:) Yani uykusunda altına kaçıran, konuşan, yürüyen duydum da uykusunda kusanı ilk defa biz tecrübe etmişizdir sanırım. Tabi şimdi komik diye anlatıyorum ama gece gece bu durum beni bayağı çökertti. Birincisi gece gece kusmuk temizlemek sadece benim değil kimsenin hoşuna gitmez sanırım. İkincisi "bu çocuk neden kustu şimdi" sorusuna verecek net bir cevabımın olmaması ve çocuğun daha tatilimiz resmen başlamadan hastalanmış olma ihtimali.


Ertesi gün hem yola erkenden çıkamadık, hem de Yağız araba yolculuğuna hiçbirşey yemeden başlamış oldu, bir de navigasyonun bizi yönlendirdiği Aksaray yolu da bayağı engebeli bir yoldu, Yağız bütün yol boyunca kusmaya devam etti. 3 Saat sonra otelimize vardık, Şener görevli kıza, durumumuzdan bahsetti ve günlerden pazar bu arada, açık eczane olup olmadığını sordu. Kız da, "otelin sahibi eczacı, dolayısıyla burada bir sürü ilacımız var" dedi ve ben metpamid (bulantı ilacı) aramak üzere kızın arkasına takıldım, ve buldum. Hınzır ilaç, diğer ilaçların en arkasına saklanmış ama yılmadım, aradım ve buldum. Yağız'a ilacı içirdik, sonra bir peribacasının içinde hizmet veren bir restoranda akşam yemeğimizi yedik, ilaç Yağız'a iyi gelmiş, günü sorunsuz sonuçlandırdık.


Ertesi gün tura katıldık, ama sorun şu oldu, herkes yabancı turist bir tek biz Türküz. Rehber kız bir İngilizce bir de Türkçe anlatmak zorunda kaldı gün boyunca. Turda öğlen yemeği sırasında bir büyük masaya oturduk, turistlerin bir kısmı orada tanıştılar İngilizce konuşarak kaynaşıyorlar, Şener benimle dalga geçiyor, "ne dediklerini anlamıyor musun, yazık olmuş babanın sana döktüğü paralara" falan.. Bu arada benim arama motoru da bir taraftan bu turistlerle konuşma başlatmak için konu arıyor. Baktım karşımdaki sarışın mavi gözlü çocuğun da, sevgilisi kızın da yaşı küçük, bir fırsatını bulup "siz İngiliz misiniz ve bu sizin Gap Year'ınız mı" diye sordum. Onlar da İngiliz olmadıklarını, Avusturalyalı olduklarını, liseyi bitirdikten sonra iki yıl çalışıp para biriktirdiklerini, şimdi biriktirdikleri parayla görebildikleri kadar çok ülke gezmeyi planladıklarını, gezmeye ilk Türkiye'den başladıklarını, buradan Amsterdam'a uçacaklarını, oradan geze geze Avrupa'nın güneyine ineceklerini, ama çalıştıkları sürede istediklerinin bu olmadığını anladıklarını, döndüklerinde bizdeki harç kredisine benzer bir finansmanla üniversite eğitimine devam edeceklerini anlattılar. Dışarıdan bakarken sakince dinliyormuşum gibi görünsem de içimde şalterler attı. Yani İngilizlerin "Gap Year" uygulamasından 15 yaşımdan beri haberim var, hatta geçen yıl Londra'da bu uygulamaya ne kadar önem verdiklerini, gençlerin gap yearlarını en güzel şekilde değerlendirebilmeleri için gerekenlerle ilgili, bakanlıkların kitapçık hazırladıklarını falan da görmüştüm ama karşımda kanlı canlı iki insanı bunu gerçekleştirirken görmek bünyeme ağır geldi açıkçası, birkaç gün kendime gelemedim, beynimde "cızırt cuzurt" sesleriyle dolaştım.


Ertesi gün balona bindik! Bir önceki gün rehber kız "ben balona bindim tabi, bir kalkarken bir de inerken emniyet kemerleri takılıyor, sırt üstü iniliyor, balon denilen şeyde %100 hakimiyet olmaz, rüzgar seni nereye götürürse, arada kazalar oluyor tabi, bir turist ayağını incitmiş inerken, öbürünün de ayağı kırılmış sanırım vb" anlatınca ben vazgeçtim açıkçası. Sonra iyiden iyiye kanka olduğumuz otel sahibi "yok öyle şey canım, ben 25 yıldır buradayım sadece bir defa kaza oldu" falan diyince sadece Yağız'ı uyurken odada bırakıp biz karıkoca balona binmeye gittik. İyiki de binmişiz, gerçekten binmeseymişiz kayıp olurmuş.


Öğleden sonra Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirlerini gezdik, iki, büklüm, tavanları genel olarak çok alçak, ama çok etkileyici. Oradan eski adı Sinasos, şimdiki adı Mustafapaşa olan bir köye gittik, yine otel sahibimizin tavsiyesi üzerine, "Orada Old Greek House diye bir restoran var, yemekleri çok güzel, zaten Asmalı Konak dizisinin çekildiği ilk konak" deyince biz yollara düştük. Çok da iyi yapmışız, harika bir köy, ben büyülendim resmen. Eski rum evleri var, ama evlerin her biri ayrı bir sanat eseri, bir kısmı metruk ama sanırım bayağı ilgi görmeye başlamış bir köy olduğundan bayağı bir kısmı restore ediliyor. Ürgüp'e yolu düşen herkese kesinlikle tavsiye ederim, mutlaka görün. Oradan da Ürgüp'e geçtik, orası da muhteşem, ama bizimkiler pert olmuştu, onlar arabada oturdu, tek başıma dolaştım, yarım saat kadar. Sonra da otele döndük, ben tekbaşıma Uçhisar kalesine gittim.


4. gün Ihlara Vadisinde gezi molası vererek döndük. Ben Nevşehir'e genel olarak bayıldım. Türkiye'nin ilk turistik bölgesi olması dolayısıyla herkesin karnı da gözü de doymuş, herkes genel olarak mutlu, rahat. Orta Anadolu şehri olmasına rağmen kızlar çok rahat...


Kapadokya güzel yer...





Oğlumdan Espri


Bu oğlumun ödevi, bizi güldürmek için yapmamış, hatta ben tesadüfen gördüm. Sadece babasına benzemeye çalışan masum bir erkek çocuğu düşüncesiyle yapmış. Okunamama ihtimaline karşı; "en belirgin huyunuz" sorusuna verdiği cevap "cimrilik"...







14 Nisan 2011 Perşembe

Bağlanma Sorunlarım Var

Bu sözü genelde evlenmeye yanaşmayan erkeklerden duymaya mı alışıksınız, o zaman yeni bir boyutta irdelediğim bu yazıma hoşgeldiniz.



Birkaç yıl önce hayatımın rutinliğinden çok sıkıldım, birşeyleri değiştirmem lazım demeye başladım. Nelere bağlıyım diye hayatımda bir gözgezdirdim, evliyim, çocuğum var, çalışıyorum, sigara içiyorum.

Eşim vazgeçemeyeceğim kadar iyi, işim vazgeçemeyeceğim kadar iyi, ama bir bağlantıyı koparmam lazım, derken ben de sigarayı bıraktım:)

Bugün de bir kişisel gelişim eğitimi aldım, orada dedilerki, "hayattaki amacınızı yazın ve yazıyı saklayın, çünkü amaca sadık kalmak için zaman zaman dönüp bakmanız gerekecek".

Düşündüm, düşündüm hayattaki amacım nedir, yıllarca neye sadık kalabilirim diye, sağlık, aile, iş dışında birşey yok.

Eğer bir marka olmak istiyorsam amacım ne olmalı, düşündüm, düşündüm, sadece tek bir amacım olduğuna kanaat getirdim, "canım ne yapmak istiyorsa onu yapmak istiyorum"

Sanırım bağlanma sorunlarım devam ediyor:)

Peter Petrelli Sendromum

Ben de herkes gibi gündelik hayatta zihnimi meşgul eden şeylerden kurtulmak için sinema-televizyon dünyasının büyülü atmosferinde kendimi kaybetmeyi seviyorum, ama en sevdiğim tür fantastik bilim kurgu. Hayal kurmayı seven bir insan olarak bu türün başarılı örneklerini izlerken hayallerimin geliştiğini, farklı ve zeki insanların hayalleriyle aktif etkileşime girdiğimi düşünüyorum. Örneğin Fringe dizisiyle birlikte paralel evren hayalleri kurmaya başladım, ve oradaki hayal gücünün sınırsızlığı, uçukluğun boyutları beni ayrı bir yere taşıdı. Üstelik de dizileri izlemeyi daha çok seviyorum çünkü "hazzın devamlılığı"nı sağlıyor.

Velhasıl birkaç yıl önce "fantastikbilimkurgudizisisever" bir kişi olarak "Heroes"un da başına oturdum. Heroes dizisini izleyenler hatırlar Peter Petrelli'yi. Hatırlamayanlar ve izlemeyenler için özetlemek gerekirse, bu dizide "farklılaşmış" ve ekstra özellikler geliştirebilmiş insanlar var, mesela bir tanesi uçabiliyor, bir tanesi ne şekilde yaralanırsa yaralansın çok hızlı iyileşebiliyor, bir tanesi zamanda yolculuk yapabiliyor, bir diğeri hiç yaşlanmıyor, gibi... İlerleyen zamanda diziden koptum ama Peter Petrelli'nin özelliğini hayat felsefelerime kattım. Daha doğrusu bu özellik bende zaten vardı, ama bir farkındalık oluştu ve bu özelliğimi, sevdiğimi farkedince daha da sımsıkı sahiplendim.

Peter Petrelli'nin özelliği şu; normal insanların yanında normal bir insan, ama üstün özellikli insanların yanına gelince, onlarla etkileşime geçince, onların sahip olduğu üstün özellikleri de bünyesine katıyor. Uçabilen insanla tanıştıktan sonra artık kendisi de uçabiliyor, sınırsız iyileşme özelliği olan kızdan sonra kendisi de sınırsız iyileşebiliyor, gibi. Onun "üstün" özelliği, diğer üstün özellikli insanların özelliklerini bünyesine katabilmek.

Aslında öğrenmeye ve kendini geliştirmeye açık herkes bir Peter Petrelli. Tabiki gerçek dünyada farklı özellikleri bünyeye katmak fantastik dünyadaki kadar hızlı ve kolay olmuyor. İnsanın yeni birşeyler öğrenmesi, ilgi duyduğu konularda gelişmesi, yapmakta olduğu yanlışları düzeltmesi, bu yanlışları doğrulara çevirmesi, uzun süren, hatta çoğunlukla sancılı süreçler. Ama yıllar geçtikçe arkaya dönüp bakınca "vay be neydim ne oldum" diyorsun.

Tabi her zaman söylediğim gibi püf nokta "değerli beyinler"le interaktif bağ kurmaya bakıyor. Normal insanların yanında hepimiz normal insanlarız. Asıl renklerimizi ortaya çıkartan, beynimizin, ruhumuzun tozunu alan, sınırlarımızı zorlamamızı sağlayan, ya da ne bileyim, iyi addettiğiniz ne varsa ortaya çıkmasını sağlayan insanlar sayesinde ben gerçekten yaşadığımın farkına varıyorum, şu hayattan zevk aldığımı düşünüyorum.

Bu sonuç zevkli olsa da süreç aynı derecede zevkli olmayabiliyor, sıkıntılı olabiliyor, değerli beyinle taban tabana zıt düşünceler içinde olabiliyorsun, ya da hayat olgunluğun onun sahip olduğu değerleri algılaman için yeterli olmayabiliyor. Mesela bana söylenen bir şeyi 4 yıl sonra bile hafızamın tozlu raflarından çıkartıp uyguladığımı tecrübe etmişliğim var.

Velhasıl bana değerli beyinler verin. "Zeki-akıllı-yaratıcı-öngörülü-mücadeleci-farklı-eğlenceli-ahlaklı" değerli beyinlerle beslenmek istiyorum. Şimdiye kadar bunu yaptım mı, evet, çok güzel dostlarım var.

Bu yazıyı kişisel gelişim eğitiminden çıkıp, hobi eğitimine girmeyi beklerken, sağımdaki solumdaki herkes gibi yığılan işlerimin kaygısına düşmeden, keyifli bir zaman diliminde yazdım. Umarım siz de okurken keyif almışsınızdır...

10 Nisan 2011 Pazar

Bugün..

Şimdi Emirgan Korusu'ndan fotoğraf çekiminden geliyoruz.


Yağmurlu olacağı duyurulan hava, biraz çiseledikten sonra yerini pırıl pırıl güneşli bir havaya bıraktı, ve biz ilk profesyonel fotoğraflarımızı bugün itibarıyla çekmeye başlamış olduk.

Burada bir durup, flashback yapıp, fotoğrafçılık sevdamın geçmişinden bahsetmeliyim. Malum üniversitede fotoğrafçılık dersimiz vardı ve ben fotoğrafçılığın temel bilgileriyle ilgili sınav verdim. Fotoğrafçılığın o ilkel halinin karanlık odasına falan ders dolayısıyla girmişliğim var, ama sonra önkoşulu profesyonel fotoğraf makinesi sahibi olmak olan uygulamalı fotoğrafçılık dersini makinem olmadığı için alamadım. "Erken doğdum" diyorum ya, o zamanlar uyduruk fotoğraf makinem bile yoktu ya da vardı ama gerçekten çok uyduruktu. Sonra evlendik, çocuk sahibi olduk derken bir tane bile hobiye yeraçmam zor oldu, bu arada, fotoğrafçılık kulübüne de üye olduk ama yine makinem olmadığından ben aktif rol alamadım. Ayrıca nasıl bir makine almam konusunu ne zaman araştırsam "Amerika'da çok ucuz" cevabıyla karşılaştım, eee Amerika'ya gitmek yok planlarım arasında ne olacak, derken nihayet bu yıl önce ucuzundan ikinci el bir makine almaya karar verdim. Bunun için de önce Şener'i ikna etmem gerekti, bana "ne olacağımız belli olmaz, para biriktirmemiz lazım" mazeretleri sundu önce, ben dikkate almadım tabii ki, o bir hobi yapmak istediğinde her türlü techizat hemen alınıyor, bize gelince "temkinli olmalıyız" işlemedi yani. Sonra makineyi aldım, eve getirdim, bizimki makineyi beğenmedi, gıcır gıcır yeni bir makine değil ne de olsa, "teknolojisi geçmiş makineye bir sürü para verdin" dedi. İlerleyen günlerde "ben fotoğrafçılık kulübüne üye olmak istemiyorum" dedi, biraz tehdit ettim, rüşvet olarak da onu Emre Aydın konserine götürdüm, ve üye yaptım.

Ve geçtiğimiz hafta salı günü temel fotoğrafçılık eğitimi almaya başladık. Şener, Sema, ben eğitimin başlamasını beklerken "bu kaçıncı temel fotoğrafçılık eğitimini alışımız" diye gülmekten kendimizi alamadık. Bu iş de araba kullanmak gibi, tehlikeli değil belki ama öğrenilmesi gereken bir sürü detay var, ve makineyi eline alıp kullanmadan tam olarak öğrenmen mümkün değil.

Ama işin güzel kısmı, artık Şener çok heyecanlı. Perşembe günü ikinci dersi de aldıktan sonra cuma sabahı bana "bu fotoğrafçılık işi bizim için çok güzel bir açılım olacak değil mi" diyordu.

Bugün de Çok uzun zamandır gitmediğimiz Emirgan Korusuna lale fotoğrafları çekmeye gittik, kulüp organize etmişti. Bu sefer de Yağız çok sorun çıkardı, ama onu da teskin ettik. Yani "kader değişmez deyimi doğru mu ne" demek istiyorum. Önce yıllarca, iki tane ülkeye gitti diye "gezmekten yoruldum ben" diyen babam, sonra çeşitli yaratıcı mazeretlerle gezmeme engel olan kocam, derken, bizim sıpa da büyüdü ve aynı ekolün erkeği oldu ya, inanamıyorum gerçekten. "Oraya gitmem, buraya gelmem" diyen erkekleri kolundan tutup biryerlere sürüklemeye çalışarak geçiyor hayatım.


Ama neyse sonunda pırıl pırıl bir havada, tepeden boğaz manzarası izleyerek ve nihayet kendi yaptığımız ayarlarla fotoğraf çekerek güzel bir pazar günü geçirmiş olduk. Üstelik de alternatifi "dışarıda çok güzel bir hava var ama Yağız'ın ödevlerini yapmamız gerek" diye eve tıkılıp geçirilen bir pazar olacaktı. Hem Yağız'ın ödevlerini bitirmiş, hem de pazar günümüzü değerlendirmiş olmanın keyfine nasıl doyamadığımı anlatamam. Oradan ayrılırken işyerine de bir tane saksıda lale aldım, 1 TL.


Bu arada Emirgan Korusunda, neredeyse herkeste slr fotoğraf makinesi vardı, gözlerime inanamadım. Hani bir zamanlar kime sorsanız, "hobilerim; kitap okumak, müzik dinlemek" derdi ya, şimdi sorsanız sanırım "fotoğraf çekmek" diyecekler. İstanbul'a gelmiş çekik gözlülerin süper makinalarla çekim yapmalarına çocukluğumdan beri aşinayım da, karısı kapalı Arap turistlerin de elinde profesyonel makina vardı, Türklerden bahsetmeyeyim bile. Slr makineyi de geçtim, tripotu olmayana kıro diyorlar sanırsınız.


Toplam 155 fotoğraf çekmişiz bir günde, Yağız da "anne bak blogunda kullanacağın süper bir fotoğraf çekeceğim sana", "bahardalın için çok güzel bir fotoğraf" falan diyerek birkaç fotoğraf çekti. Ama ben burada kendi çektiğim bir lale fotoğrafını kullanıyorum.


Bu ara postlarımda bol bol çiçek fotoğrafı görürseniz şaşırmayın, görmemişin fotoğrafı olmuş...

2 Nisan 2011 Cumartesi

2011 BAHAR MODASI

Sanırım, her türlü modayı takip ettiğimi söyleyebilirim, hem de sadece kılık kıyafet modası değil, duygu, düşünce akımlarını da takip ediyorum. Ama bu düşüncelerden bir kısmı bana gerçekten hiç uymuyor, mesela "nereden bankacı oldum, aslında çok daha fazlası olabilirdim" modası..

Bize yıllarca dayatılmış "sevdiğin işi yap" sabit fikrine de artık karşıyım, yerine "yaptığın işi sev" moda akımını benimsemek istiyorum, bir de "geçimini sanattan sağlama ama sanatsız da kalma" akımını. Para insan için en gerekli araçlardan biri, bunun için bankada çalışıyorum, ama aynı zamanda içimdeki yaratıcı tarafı da bir şekilde beslemem gerek, ki en önem verdiğim "denge" koşulu sağlansın.

Bunun için de bu sene planlarında duyurduğum hobimi hayata geçirdim. Ta üniversitede okurken bir fotoğraf makinem olmadığı için başlayamadığım fotoğrafçılığa ilk adımı atıyorum. Öncelikle ikinci el bir digital slr makine aldım, bizim fotoğrafçılık kulübü başkanından.. Bu geçici bir süreç, Amerika'ya gidebildiğim zaman oradan pahalı bir makine alacağım ama bu işe çok para yatırmadan önce nasıl bir makina almam gerektiği konusunda net olmak istiyorum. İkincisi de acemiliğimi daha kötü bir makinada atayım, sonra bu makinayı ya internette satarım ya da oğluma veya erkek kardeşime veririm.

Aslında çok heyecanlıydım ve Şubat ayında makinayı alır almaz bu postu yazma konusunda kesin kararlıydım. Ama sonra "otomatik tuşuna basarak fotoğraf çektikten sonra turist makinamla da çekerdim" diye mükemmeliyetçilik hastalığım devreye girdi ve ben yazıyı yazmak için temel fotoğrafçılık eğitiminin duyurulmasını beklemeye karar verdim. Bu salı ilk ders başlıyor. Toplam 4 ders olacak, iki hafta boyunca yogaya gidemeyeceğim:) ama derslerin bittiği haftasonu Sultanahmet'te uygulamalı ders olacak, çok heyecanlıyım. Şener'i de zorla klübe kaydettirdim, birlikte takılacağız artık:)

Bizim kulüpten bahsetmek istiyorum biraz da. Bizim bankada artık eski tip bankacılar kalmadı. Neredeyse tamamı benim yaşlarımda, üni mezunu, görev insanı, hırslı tipler, ama büyük çoğunluğu da yine hobi insanı, zaten "hobimle mutluyum" sloganını da ortaya atan bankayız, icabında... Fotoğrafçılık kulübünün danışmanı Atlas dergisi fotoğrafçıları. Kulüp bayağı aktif çalışıyor, geziler düzenliyorlar devamlı, üyeleri arasında banka genel müdür yardımcısı bile var, bu yıl ilk defa kulüp üyelerinin çektiği fotoğraflardan oluşan bir kitap yayınladılar, kitapçılarda görüyorsunuz "O An İstanbul" kitabı.

Bu kitabın çıkması kulübü bayağı heyecanlandırdı sanırım, bu yıl da başka bir İstanbul projesi duyuruldu, ben de hem İstanbul'u farklı bir gözle tekrar turlamak imkanı sunacağından hem de beni mecburen bol bol pratik yapmaya zorlayıp bu işi daha kısa sürede daha iyi anlamamı sağlayacağından hemen projeye adımı yazdırdım, ama henüz temel fotoğrafçılık eğitimi almadığımdan gezilere katılamadım.

Tabi radyo-televizyon ve sinema mezunu olduğumdan ve çektiğim bazı fotoğraflar beğenildiğinden arkadaşlarımın benden beklentileri yüksek, yüksek beklentiler de her zaman hayalkırıklığıyla sonuçlandığından bu beklentileri düşürmeye çalışıyorum şimdilik. Ama çekeceğim fotoğrafların, en azından ilk başta, neye benzeyeceğini anlamak için blogda kullandığım fotoğraflara bakabilirsiniz, iki tane film karesi dışındaki tüm fotoğraflar benim çektiğim fotoğraflar.


Yani bu sene benimsediğim trend "yaptığın işi sev, sevdiğin işi de hobi olarak yap" trendi.


En kısa sürede, blogumu, yeni makinamla çektiğim fotoğraflarla süslemeyi diliyorum.

Yeniden buluşana kadar herkese mutluluklar:)

12 Şubat 2011 Cumartesi

YAŞASIN İZİNLİYİM

Çok yoğun bir haftayı geride bırakıp cuma günü izne ayrıldım.
Pek eğlenceli, geçmeyeceği baştan belli olan bir izin gibi görünüyordu.

Arkadaşlarımız son dakikada "heeeyyy biz de izin aldık" diye mail attılar ama annem, kayınvalidem zaten gelmişti, kızkardeşim de pazar günü geleceğinden, "aile saadeti yaşayacağız, kusura bakmayın" diye cevap verdim.
Akşam, işleri temizleyerek izne çıkma alışkanlığım dolayısıyla, eve biraz geç kaldım, annemden azar işittim, yaş otuzbeş ama azar işitme konusunda eksilen birşey yok.

Eve geldim Yağız hasta.
Kayınvalideme hoşgeldine gittik, tabi Şener de epey geç kaldığı için saat 9:00 olmuştu, oradan azar işitmedik ama nasıl diyelim, pek hoşbulmadık.
Yağız bir giderken bir dönerken kustu.

Ertesi gün bütün gün hastaydı, ben herzamanki gibi "önce kocakarı ilaçlarım" dedim ve balla zerdeçaldan başlayarak bir sürü yöntem uyguladım. Tam çocuk iyi olmaya başlamıştı, sarımsaklı yoğurt yedirdim, o da sanırım midesine ağır geldi, tekrar kötüleşti:( Gece yine uykusuzluk, çocuğun ateşi bir düşüyor bir yükseliyor derken pazar sabah oldu. Annem başladı, "bu çocuğu acile götürün" demeye, Şener de bir hiddetle uyandı, "ben dün götürürdüm oğlumu, sizin yüzünüzden, kocakarı ilaçlarıyla iyi etmeye uğraştığınız için çocuk hala hasta" diyerek.

Hastaneye götürdük yolda Şener'den azar işite işite, Allahtan doktor bana arka çıktı, "çocuk öyle hemen doktora götürülmez, iki gün beklenir, kendiliğinden iyileşmiyorsa doktora götürülür, zerdeçal da doğru tedavi" vb, neyse aklandım, Şener de sustu.

Akşamüstü Yağız'a aile içi doğumgünü kutlaması yaptık, misafirlerimiz gelene kadar Yağız "iptal edin, doğumgünümü kutlamayın" diyip durdu. Kutlamanın sadece mum üfleme kısmına katılabildi, geri kalanında arkada yattı, biz salonda onun doğumgününü kutladık.
Büyükler biraraya gelince ne olur, tabi konu benim kilolarıma gelir. Malum, burası bir tombişseverler cumhuriyeti, 55 kg olduğum halde, ve iki gecedir uykusuz olmamı tamamen gözardı ederek, tüm büyüklerimiz "sen artık kilo verme Bahar" "Neee 55 kilo musun, yok canım en çok 50 kilosundur" "halsiz mi hissediyorsun, tabi çok kilo vermişsin, hasta da olursun sen"...
Banu'ya da "kilolarin cok yakismis, yüzün güzelleşmiş".
Ayyy yazarken bile daralıyorum, kızkardeşimin iş dışında herhangi bir sorumluluğu yok, kendisi bile "part time çalışıyorum, fulltime uyuyorum haa haaa" diye kendi durumunu tasvir ediyor, kalkmışlar beni uyuyan güzelle, kaç gecelik uykusuzluğumu fırsat bilerek karşılaştırıp kilo almaya ikna etmeye çalışıyorlar, o da 8 yıldır kilo vermeye çalışan benim yani. Orada da söyledim, burada da yazıyorum, kilo verdiğim zaman sadece "çok güzel olmuş" yorumunu kabul edebiliyorum.

Sonra kayınvalidem de bizde kaldı, Yağız'ın odasında, ertesi gün o da hasta kalktı. Teyzem bize geldi, pasta ve kurabiyelerden oluşan öğlen yemeğini yedikten sonra bizi Pierre Loti'ye götürdü, kayınvalidem orada iyice hastalandı, bunu gören kızkardeşim ve annem "kaçarak uzaklaşma" geleneklerini uyguladılar ve "bu kadar hasta varken gezemeyiz" diyerek teyzem'e geçtiler.

Pazartesi Pierre Loti'ye gitmek bana çok iyi geldi ama salı gününü evde yemek yapılmasını bekleyerek geçirmek hiç yaramadı. Haftanın en güzel havası vardı dışarıda ama ben yemeklerin olmasını bekleyerek, bir tarafta da hastalarımız arasına Şener'in de katıldığını görerek, dışarı çıkamayacağımı anlayınca bütün pencereleri açıp umutsuzca dışarıdaki havayı içeriye doldurmaya çalışarak geçirdim. Zaten güzelim havada evde oturmuşum, akşam oldu, Yağız'a ilaç götürüyorum, "midem bulanıyor" diyerek hiçbirşey yemiyor, kayınvalideme ilaç götürüyorum "nereden geldim, keşke gelmeseydim" diyor.

Çarşamba günü bana iyice geldiler, "tamam, yeter bu kadar evde oturmak" dedim, zavallı hastalarımızı da aldım sahile indik, ama herkes hasta. Biraz boğaz kıyısında oturalım diyoruz, bakıyoruz esiyor, birkaç dakika sonra kalkıyoruz. Bu arada annemle kızkardeşim beni hatırladılar, hernasıl olduysa bize geçmeye karar verdiler ama "siz gelin bizi buradan arabayla alın" diyerek. Ben de onlara patladım. Zaten gerilmişim günlerdir, hastabakıcılık yapıyorum, elimi uzattığımı önce elektrik çarpıyorum, sıkıntıdan dudağım uçuklamış falan. Haliyle benim fulltime hanımefendi halim gitti, çaçaron halim geldi, patladım. Sonra da onları üzdüm diye bütün gece saçmasapan sıkıntılı rüyalar gördüm.

Cuma günü, herkes gitti artık ben hasta olurum diye düşünerek hastalığı davet ettim ve bana bakabilecek herkesi gönderdikten sonra hasta oldum. Ama ben iflah olmaz bir gezentiyim. Vücut termostatım bozulmuşken, bir üşüyüp bir ter içinde kaldığım halde Bebek'e gittik, orada güzel havanın ve güzel Boğaz'ın tadını çıkarttık. Ben de hiç kasmadan antibiyotiğe başladım.

Cumartesi günümüz de grupanyadan aldığımız Doğatepe brunchıyla yine boğaz manzaralı başladı, sonra da promoskoptan aldığımız Cevahir avm Atlantis eğlence parkında aile boyu eğlence yaşarak geçti. En üst katında devamlı gittiğimiz balıkçıya gittik, biz otururken içeri Meral Orhonsay girdi, annem teyzemin bu aralar en yakın arkadaşı olduğunu söylemişti, tam "birazdan teyzem de gelir" derken teyzem girdi içeri:)

Bu kadar. yarın da pazar. Radyoda dinledim, hava bozuyormuş. Ama bozmasa bile tatil bitiyor, Yağız'ın bir sürü ödevi kaldı, hepsini yetiştirebilir miyiz bilemiyorum. Bu izin böyle geçti gitti, Şubat ortasında İstanbul'da muhteşem bir hava olmasına rağmen...

Herkese mutlu ve eğlenceli günler diliyorum...

29 Ocak 2011 Cumartesi

2011'E İLK BAKIŞ

Geç bile kaldim, her zamanki gibi.

Fikir aklimda doğdu, çiçeklendi, olgunlaştı, hatta bayatladı bile, ama ben daha yeni yazıyorum.

2011'e çok güzel başladığımı düşünüyorum, artık kronikleştiğine inanmaya başladığım bir sorunun çözüldüğünü düşünerek, umutlu bir başlangıç yaptım, tabi ne kadar haklı olduğumu zaman gösterecek. Dünyayı, tarihi, geleceği ne kadar etkileyebilirim bilemem ama en azından kendi hayatımı, kendi kafamda şekillendirebilme kudretine sahibim. O yüzden de en korktuğum sey olan sıradanlığa karşı, en etkin silahim olan "strateji"yle savaşmaya karar verdim. "Bahar'dan stratejiyi çıkartın, geriye ne kalir" sorusunu cevaplamak icin, okul hayatım dahil, geçmişime bakıyorum, pek birşey kalmaz. Dolayısıyla kollarımı sıvıyorum ve bu yıl beni saran, heyecanlandıran kişisel trendlerimi belirleyerek, bu trendlerimi uygulamam, hedeflerimde başarılı olabilmem icin gerekli stratejileri yazmak, hem de herhangi bir rehavet veya unutkanlık durumuna karşı kendimi taahhüt altına sokmuş olmak istiyorum, zira beni en cok motive eden seylerden biri "tükürdüğünü yalama" korkusudur:)

- Çok çalışma gerekliliğiyle ilgili bir sorunum yok, hatta ırgat ruhlu terazi, hayatta sahip olduğu herşeyi çalışarak elde etmiş ve hatta çevresindeki yardim etme potansiyelindekilerin bile "nasıl olsa kendisi yapiyor, bize gerek yok" diyerek asgari yardimi bile esirgediği bir insanım. Ama çok çalışmanin doğal sonucu olan "ne olacak benim kariyerim, önüm tıkalı mı" sorusunu, bu yıl sormayarak, içine düşebileceğim boşluğu "keyif"le doldurmayı düşünüyorum. Hayatıma bir hobi ekleyeceğim, kısmetse önümüzdeki ay başlayacağım, başladığım zaman da kendime ait bu köşemde detayları paylaşacağım.

- Bu yıl benim icin en önemli trend, en çok değer verdiğim şey "yaratıcılık".
Yaşımı, medeni durumumu, mesleğimi, çocuğumu, iş yoğunluğumu mazeret göstermeden, sabırsızlık etmeden, aşırı beklentiler oluşturmadan, kendime zaman tanıyarak, ve kendime yüklenmeden, bu yıl yaratıcılığım üzerinde çalişacağım. Üstelik sadece kendi yaratıcılığımı değil, oğlumun, çevremdekilerin, ve hatta belki ülkemin yaratıcılığını da arttırmayı denerim, UuUuurrrrhhhh amma büyük laf ettim yine.

- Ev içi sorumluluklarıma rağmen spora tam gaz devam. Malum spor yapmak benim icin diş fırçalamakla aynı şey haline geldi, gücüm yettiği sürece sürdürmek istiyorum.

- İstanbul'la ilgili hayallerimi, projelerimi bu yil hayata geçirebilir miyim bilmiyorum. 2001 krizinden beri aklımın bir köşesindeki "bankadan atılırsam ne yaparim" sorusuna bir süredir "İstanbul için çalışmak isterim" şeklinde cevap verir oldum. Tabi umarım atılmam ve mevcut işime devam ederken sadece çevremi genişleterek ve fikirlerimi paylaşarak İstanbul için birşeyler yapmayı başarabilirim. Ama eskiden olduğunu okuduğumuz güzel, bakımlı, itinali Istanbul'u artık görmeye başlamamızın zamanı geldi, bence.

- Geçen yıl olduğu gibi çok yurtdışı gezisi yapabilir miyim bilemem, bu sene kurlar çok yükseldi, dolayısıyla bu yıl hedefim daha ziyade Türkiye'de görmediğim yerleri görmek olacak.

Herkese güzel bir 2011 geçirmesi dileğiyle..