Uzun lafın kısası, Mayıs başında yaptığımız Kapadokya tatilini 21 Mayısta yazıyor olmama kendi kendime gösterdiğim mazeretleri size de sıralıyorum. Ama işin özü şu, tembellik ettim, içimden gelmedi yazmak. Aslında ben de biliyorum ki bir yazıyı heyecanlarım tazeyken yazarsam daha iyi oluyor, neyse...
Yııılll 1998. Eşimle henüz evlenmemişiz, nişanlıyız, işyerinde de yeniyim, işyerindekiler Kapadokya turu düzenlediler. Zamanlaması uymadı... "En iyisi şimdi gitmeyelim daha sonra gideriz nasıl olsa" diye düşünüp erteledim. Ve erteleyiş o erteleyiş, bu yıl gidebildik ancak.
Neyseki işin güzel tarafı benden iki hafta önce izni olan yöneticim de Kapadokya'ya gidiyordu, dolayısıyla organizasyonumu, detayları onunla konuşarak yaptık, süper oldu. Ben de bu organizasyon işinde iyice piştiğimi düşündüm bu sefer.
Gidişte de dönüşte de Ankara'da birer gece konakladık. Ama Ankara'ya gitmek için yola çıkabilmemiz bayağı uzun sürdü. Bizimkiler Beşiktaş'a cd almak için gittiler, saatler geçti bunlar ortada yok. Meğer parkettikleri yerden arabayı çekmişler, ondan önce de Yağız'ın PSPsini kaybetmişler, onu bulmak için zaman kaybetmişler. Ankara'ya giderken Yağız arabada yol boyunca PSP oynadı, bütün itirazlarımıza rağmen. Sonra Ankara'ya gittik, orada, özellikle babam, benimle fazla ilgilenmeyerek neredeyse hiç Ankara'dan ayrılmamışım gibi hissetmemi sağladı:)Sonra yattık, sabah erken kalkıp Nevşehir'e doğru yola çıkacağız düşüncesiyle... Gece ben uykumun arasında bir kusma sesi duydum, devamında "anne" falan gibi bir ses bekliyordum, ama o ses gelmedi. Onun yerine Şener'in "Bahar, Yağız kustu" dediğini duydum, yataktan fırladım. İşin komik tarafı Yağız hala uyuyor:) Yani uykusunda altına kaçıran, konuşan, yürüyen duydum da uykusunda kusanı ilk defa biz tecrübe etmişizdir sanırım. Tabi şimdi komik diye anlatıyorum ama gece gece bu durum beni bayağı çökertti. Birincisi gece gece kusmuk temizlemek sadece benim değil kimsenin hoşuna gitmez sanırım. İkincisi "bu çocuk neden kustu şimdi" sorusuna verecek net bir cevabımın olmaması ve çocuğun daha tatilimiz resmen başlamadan hastalanmış olma ihtimali.
Ertesi gün hem yola erkenden çıkamadık, hem de Yağız araba yolculuğuna hiçbirşey yemeden başlamış oldu, bir de navigasyonun bizi yönlendirdiği Aksaray yolu da bayağı engebeli bir yoldu, Yağız bütün yol boyunca kusmaya devam etti. 3 Saat sonra otelimize vardık, Şener görevli kıza, durumumuzdan bahsetti ve günlerden pazar bu arada, açık eczane olup olmadığını sordu. Kız da, "otelin sahibi eczacı, dolayısıyla burada bir sürü ilacımız var" dedi ve ben metpamid (bulantı ilacı) aramak üzere kızın arkasına takıldım, ve buldum. Hınzır ilaç, diğer ilaçların en arkasına saklanmış ama yılmadım, aradım ve buldum. Yağız'a ilacı içirdik, sonra bir peribacasının içinde hizmet veren bir restoranda akşam yemeğimizi yedik, ilaç Yağız'a iyi gelmiş, günü sorunsuz sonuçlandırdık.
Ertesi gün tura katıldık, ama sorun şu oldu, herkes yabancı turist bir tek biz Türküz. Rehber kız bir İngilizce bir de Türkçe anlatmak zorunda kaldı gün boyunca. Turda öğlen yemeği sırasında bir büyük masaya oturduk, turistlerin bir kısmı orada tanıştılar İngilizce konuşarak kaynaşıyorlar, Şener benimle dalga geçiyor, "ne dediklerini anlamıyor musun, yazık olmuş babanın sana döktüğü paralara" falan.. Bu arada benim arama motoru da bir taraftan bu turistlerle konuşma başlatmak için konu arıyor. Baktım karşımdaki sarışın mavi gözlü çocuğun da, sevgilisi kızın da yaşı küçük, bir fırsatını bulup "siz İngiliz misiniz ve bu sizin Gap Year'ınız mı" diye sordum. Onlar da İngiliz olmadıklarını, Avusturalyalı olduklarını, liseyi bitirdikten sonra iki yıl çalışıp para biriktirdiklerini, şimdi biriktirdikleri parayla görebildikleri kadar çok ülke gezmeyi planladıklarını, gezmeye ilk Türkiye'den başladıklarını, buradan Amsterdam'a uçacaklarını, oradan geze geze Avrupa'nın güneyine ineceklerini, ama çalıştıkları sürede istediklerinin bu olmadığını anladıklarını, döndüklerinde bizdeki harç kredisine benzer bir finansmanla üniversite eğitimine devam edeceklerini anlattılar. Dışarıdan bakarken sakince dinliyormuşum gibi görünsem de içimde şalterler attı. Yani İngilizlerin "Gap Year" uygulamasından 15 yaşımdan beri haberim var, hatta geçen yıl Londra'da bu uygulamaya ne kadar önem verdiklerini, gençlerin gap yearlarını en güzel şekilde değerlendirebilmeleri için gerekenlerle ilgili, bakanlıkların kitapçık hazırladıklarını falan da görmüştüm ama karşımda kanlı canlı iki insanı bunu gerçekleştirirken görmek bünyeme ağır geldi açıkçası, birkaç gün kendime gelemedim, beynimde "cızırt cuzurt" sesleriyle dolaştım.
Ertesi gün balona bindik! Bir önceki gün rehber kız "ben balona bindim tabi, bir kalkarken bir de inerken emniyet kemerleri takılıyor, sırt üstü iniliyor, balon denilen şeyde %100 hakimiyet olmaz, rüzgar seni nereye götürürse, arada kazalar oluyor tabi, bir turist ayağını incitmiş inerken, öbürünün de ayağı kırılmış sanırım vb" anlatınca ben vazgeçtim açıkçası. Sonra iyiden iyiye kanka olduğumuz otel sahibi "yok öyle şey canım, ben 25 yıldır buradayım sadece bir defa kaza oldu" falan diyince sadece Yağız'ı uyurken odada bırakıp biz karıkoca balona binmeye gittik. İyiki de binmişiz, gerçekten binmeseymişiz kayıp olurmuş.
Öğleden sonra Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirlerini gezdik, iki, büklüm, tavanları genel olarak çok alçak, ama çok etkileyici. Oradan eski adı Sinasos, şimdiki adı Mustafapaşa olan bir köye gittik, yine otel sahibimizin tavsiyesi üzerine, "Orada Old Greek House diye bir restoran var, yemekleri çok güzel, zaten Asmalı Konak dizisinin çekildiği ilk konak" deyince biz yollara düştük. Çok da iyi yapmışız, harika bir köy, ben büyülendim resmen. Eski rum evleri var, ama evlerin her biri ayrı bir sanat eseri, bir kısmı metruk ama sanırım bayağı ilgi görmeye başlamış bir köy olduğundan bayağı bir kısmı restore ediliyor. Ürgüp'e yolu düşen herkese kesinlikle tavsiye ederim, mutlaka görün. Oradan da Ürgüp'e geçtik, orası da muhteşem, ama bizimkiler pert olmuştu, onlar arabada oturdu, tek başıma dolaştım, yarım saat kadar. Sonra da otele döndük, ben tekbaşıma Uçhisar kalesine gittim.
4. gün Ihlara Vadisinde gezi molası vererek döndük. Ben Nevşehir'e genel olarak bayıldım. Türkiye'nin ilk turistik bölgesi olması dolayısıyla herkesin karnı da gözü de doymuş, herkes genel olarak mutlu, rahat. Orta Anadolu şehri olmasına rağmen kızlar çok rahat...
Kapadokya güzel yer...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder