25 Kasım 2010 Perşembe

Aza Kanaat Getirmeyelim Lütfen


Bir gün bir İngiliz, bir Hollandalı, bir Norveçli, bir de Türk kızı oturuyormuş:)

Türk kızı benim malumunuz. Hep birlikte siyaset yapıyoruz. İngiliz hoca Londra'nın sorunlarından bahsediyor, ondan sonraki hafta da eğitim için İstanbul'a geleceğini bildirince konu birden İstanbul'un sorunlarına döndü.

Ben de "Türkiye'de iki şeyin kalitesini acilen arttırmamız lazım; biri erkekler, diğeri de binalar" dedim.

İngiliz hoca önce "erkeklerin kalitesini hiçbir yerde pek arttıramazsınız" gibi bir ara yorum yaptı ama sonraki yorumum "binaların kalitesinin arttırılması" daha çok ilgilerini çekti, o anda..

Velhasıl binalarla ilgili sorunların ne olduğunu sorduklarında ben de anlattım; güzel semtlerin hemen yanında gecekonduların olduğunu, aslında bu gecekonduların bulunduğu arazilerin zaman içinde çevrelerindeki kaliteli yapılaşmaların arasında kalarak arsa değerlerinin çok arttığını ama ruhsatsız oldukları için sahiplerinin bu evleri satıp belki de zengin olarak evlerine dönemediklerini, aslında İstanbul trafiğinin de nüfusunun kalabalık olmasından değil, kötü planlamadan kaynaklı olduğunu anlattım.

Adamlar resmen şok oldular! "yasal değil mi?" "nasıl yasal olmayan bina yapabilirler" falan diye düşündüler, kendi ülkelerinde böyle sorunlar yok ne de olsa.

Ama gerçekten öyle değil mi, mesela ben Zincirlikuyu'da çalışıyorum, bizim binada çalışan bir sürü insan, sırf daha iyi bir evde, muhitte yaşayabilmek için Anadolu yakasında oturuyor ve hergün köprü trafiğini hem sabah hem de akşam çekmek zorunda kalıyorlar. Öbür tarafta iki sosyetik mekan İstinye ve Etiler arasında Armutlu gibi koskoca bir alan gecekondu mahallesi olarak harcanıyor. Bir de Gültepe var, aslında anlatmak istediğime en güzel örnek, hemen yanında Metrocity ve Kanyon alışveriş merkezi yapılmış evler, zamanında doğru düzgün yapılmış olsalardı, en azından 500 bn Tlye satılabilecekken ruhsatsız olduğundan öylece bekliyorlar. Sonra da İstanbul'daki köprü trafiğine çözüm olsun diye 3. köprü yapmaya kalkılıyor. İki kıtanın birleştiği İstanbul'un gerçeği bu, insanlar Avrupa'da çalışıp Asya da oturuyor!

Velhasıl, diyeceğim o ki, İstanbul'da acilen kentsel dönüşüme girmesi gereken tek yerler deprem bölgeleri değil. Bir de bu dönüşüm sırasında fark yaratabilmek için, yeni tip binaların "yalı" görünümünde olmasına öncelik verebiliriz. Çünkü Nişantaşı, Şişli, Beyoğlu'ndaki tarihi binaların benzerlerinin âlâları Avrupa'da var, ama yalılarımız hem çok özgün hem de çok zevkli. Büyükada'yı seven herkes ya da Boğazda yalılar turuna katılmış olanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.
Bugün işyerindeki arkadaşlarla yeni "bina mantolama" tekniklerinden bahsettik. Sonra da akşam eve gelirken bindiğim taksinin şoförüne yalılarımızla ilgili düşüncemi söyledim. Kim bilir belki bu adamın İBB'de çalışan bir arkadaşı vardır, bu düşüncem Kadir Topbaş'ın kulağına gider bir bakmışız hergün önünden geçerken "ne çirkin" diye baktığımız binalar yeni mantolama teknikleriyle birer inci olan yalılara dönüşmüş....

Resmi de mantolama teknikleriyle ilgili bir siteden bulup eklemek istedim ama sonra Abut Efendi yalısında bir akşamüstü çektiğim fotoğrafını ekledim.

Bir de konuyla ilgilenenler için link ekliyorum. http://www.kenthaber.com/marmara/istanbul/istanbul/Rehber/yalilar/istanbul-yalilari

Erkeklerimizin kalitesini arttırmak için ne yapmalıyız sorusuna hala net bir cevap bulabilmiş değilim. Birkaç fikrim var, ama ne kadar etkili olur bilemem, onları da ayrı bir postta yazarım:)

19 Kasım 2010 Cuma

Bayram Hediyesi?!

Bu bayramda İzmir'deydik, ve bayramın ikinci günü at binmeye gitmeye karar verdik.

Atladık arabaya, doğru Kemalpaşa'ya.

Ben "çocuklar biner, 5 dk, sonra birşeyler yer içer döneriz" diye düşünürken bir baktık hepimiz biniyoruz, hem de 5 dk falan değil, yarım saat orman turu satın almışız, hayatımızda ilk defa ata bineceğiz.

Kayınbiraderimle Şener oğlanlarla aynı atlarda, Nurdan'la ben de ayrı ayrı atlarda orman turu yapacağız, kararlaştırdık. Bir taraftan endişeliyiz ama bir taraftan da "yaparız" modundayız, çantaları kasaya emanet etsek mi etmesek mi onu düşünüyoruz. Ben "çantaları emanet edelim canım, attan düşerken bir taraftan da çanta kafamıza düşmesin" falan diye espri bile yaptım yani.

Velhasıl zamanı geldi, önce, çocuklarla bineceklerinden, en sakin atlara Şener ve Yener, Alperen ve Yağız'la birlikte bindiler. Sonra biz bineceğiz, ben oradaki görevli çocuğa özellikle belirttim "en uyuzu olsun mümkünse, kesinlikle koşmayan bir tane olsun" diye. Çocuk da bu talebim üzerine beni bir ata bindirdi.

Ammavelakin at, ben bindiğim andan itibaren düzenli aralıklarla, arka ayağını yere vurarak benim dengemi bozmaya çalışmaya başladı, ya da ben öyle hissettim.

"Kızım Bahar gerilme, sen gerilirsen hayvan da bunu hisseder o da gerilir" falan diye telkinlerde bulunuyorum, sonra bir de cinfikirlilik yaptım, dedim hayvanın boynunu falan okşarsam belki gönlünü kazanırım, yine gerilimli boynunu okşadım ama nafile, sanki hayvan daha da bir gerildi gibi geldi bana, neyse "yemedi" dedim kestim.

Tur başlayınca, atların hepsi öğrenmiş zaten mevzuyu, arka arkaya dizilip patikayı izlemeye başladılar. benimki 4. sırada falan ama arkalarda kalmak istemiyor gibi, böyle öne geçmeye çalışır bir havası var, ben de artık biraz rahatlamışım, yanımdaki hiç tanımadığım kişilere "aha ha, benim at da emekli yarış atı sanırım, hep öne geçmeye çalışıyor" falan diye geyik yapıyorum.

Neyse ilerledikçe ben rahatladım biraz, hatta arada kafamı kaldırıp manzaraya falan bile baktım. Sonra bir ara benimki iki defa dörtnala falan gitti, herbiri 5 saniye kadar, ilkinde bir panik yaptım, ikinciyi sakin karşıladım. Geri dönüş yoluna geçtik, ama bir yere gelip oradan geri dönünce ben ortalardaki yerimi kaybettim, önlere geldim. En başından beri, "yok yok, arabayı icat edenin gözünü seveyim" ya da "kesinlikle direksiyon başında daha rahatım" diye düşünüyorum, "at binmek de hiç sandığım gibi keyifli değilmiş"...

Sonra en öndeki kızın atı yoldan çıktı, seyis atıyla gitti onu yakaladı, ben de bu arada ikinci sırada turu tamamladım, başladığımız yere geri döndük. Tam "turu tamamladık" ve 30 saniye kadar sonra attan ineceğimden "soldan biniliyor sağdan iniliyordu değil mi" derken benim at yanlış yerde solda durdu, ama sağ tarafa kadar gidip durması gerekiyordu, duvarın üzerindeki çimleri kemirmeye başladı, "ona da ok" derken sağa doğru bir hamle yaparak koşmaya başladı, ve ben ne olduğunu bile tam anlamadan sağa savruldum ve güm, attan yere düştüm. Olayın şokuyla yerden kalkmaya çalışırken bir de ne göreyim, sol ayağım üzengiye takılmış ve ben de yerde sürükleniyorum, ciyak ciyak bağırarak!!!

Birkaç metre sürüklendim, bu arada ilk refleks ellerimle yere tutunmaya çalışırken avuçlarımın yandığını hissedip ellerimi yerden kaldırdım. Bu sefer de dirseklerimin ve sırtımın sağ tarafı üzerinde sürüklenmeye başladım. Tam ayağım üzengiden kurtuldu, bu sefer sol dizimin üstünde müthiş bir acı duydum, "bu sefer kemiği kırdık" dedim ve yerde kıvrılıp kaldım.

O sırada etrafımdaki konuşmalardan bir kısmı;

- Ben doktorum, boynunda ağrı var mı?
- Hayır
- Nerende ağrı var?
- Sol üst dizimin üzerinde.
- (Şener, hala at üzerinde, endişeli, bir sesle) indirin beni attan, o benim karım!!
- (Yerin sahibi olan ve Türkmen şapkasıyla dolaşan yaşlı adam) neyse şanslısın kızım diğer atlar tarafından çiğnenmedin..

Velhasıl ben ilk soru boynumda ağrı olup olmadığı şeklinde olunca ve ağrı hissetmeyince durumunun kısmen iyi olduğunu anladım. Sonra ayağa kalktım ve yürüyerek yüzümü yıkamaya gittim. Yüzüm, boynum, hatta ağzımın içi, her tarafım kum dolmuş. Yüzümü falan yıkadım tekrar restorana çıktım ama beynimde bir uğultu, hala olayın şokunu üzerimden atamamışım, adamın teki yanaştı:

- Kızım yanlış anlama ama aynı Erdoğan gibi düştün!!

Allahım yarabbim, nasıl yanlış anlamayayım derken biz geri dönüş yoluna koyulduk, sonra Alsancak Devlet Hastanesine acile gittik bacağımın röntgeni çekildi, kırık yok, ama bayramdan sonra ortopediye görünmemi ve diz bağlarımda bir sorun var mı yok mu göstermemi istediler. Oradan biraz havamız değişsin diye Starbucks'a gittik birşeyler içtik, İzmir piyasasına baktık ve eve geri döndük.

Sonra yattım ve başıma gelmiş olabilecek diğer kötü şeyleri düşünmekten bir süre uyuyamadım, ya çocukların bindiği atlardan birinde bu sorun yaşansaydı, ya düşerken başımı o ilk yanaştığımız duvara çarpsaydım, ya sürüklenirken ve bir taraftan da çırpınırken yüzümü de yaralasaydım. Ya dizimde kalıcı bir hasar oluştuysa ve yoga pilates gibi günlük hayatımdaki stresi ve duruş bozukluklarından kaynaklanabilecek fıtık gibi rahatsızlıkları önleyecek sporları bile yapamayacaksam. Ya süpermen gibi felç olsaydım....

Tabi bir de yılların verdiği alışkanlıkla kendime yüklendiğimi de belirtmeliyim; "Bu kadar gerilim bir hatun olmasaydım at da belki beni atmazdı" "O kadar insan ata bindi, bir tek sen düştün"...

Bu arada en çok kayınbiraderimin yardımı dokundu, sporcu insan,
bir de mango'dan aldığım deri montumun. Sürüklenme sırasında beni koruduğu gibi montun kendisinde de bir tek sıyrık yok..

Neyse şimdilik bu kadarla atlattım. Bugün ortopediye de gittim, vücudumun her tarafında oluşmuş, patlıcan moruyla yeşil arasında değişen çürükler dışında bir hasar yok gibi görünüyor.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Yeraltında İstanbul


İstanbul kültür turlarına dönüş yaptım bugün, uzun zamandır gitmeyi istediğim "yeraltında istanbul" turuna katıldım, Fest Travel'la...
Marmaray çalışmaları sırasında antik liman bulunduğundan beri tüm dünyayı heyecanlandıran yeraltı bizi de çok heyecanlandırmıştı, yeni kazılmış, keşfedilmiş bir sürü sarnıç gezdik,
Bir kısmı normalde giremeyeceğimiz hanların, apartmanların, dükkanların altında... Mesela bu resimdeki ünlü bir halı şirketinin bodrumu, burayı sergi salonuna dönüştürmüşler, bazıları restoran olarak restore edilmiş, bazıları ise bir demir doğrama atölyesinin çalışma yeri veya bir kahvehanenin arkası.
Bu şehrin güzelliği bu işte, hiçbir zaman bizi şaşırtmayı bırakmıyor.
Tam "talan edildi, hiçbir özelliği kalmadı" denirken muhteşem bir yönüyle bizi tekrar büyülüyor.
Üstelik de "sovereign risk"ine rağmen...
Yani Ankara tarafından ihmal edilmesine, sevilmemesine, talan edilmesine göz yumulmasına rağmen.
Ben zaten İstanbul hazretlerine büyük bir aşkla bağlıyım, öyle ki,
Bugün dolaşırken aklıma devamlı Roma'daki o adam geldi;
Roma'da kendimize restoran arıyoruz, hemen açıkgöz bir pazarlamacı bize yaklaştı, nereli olduğumuzu sordu. Biz de Türkiye deyince hemen "Ankara mı İstanbul mu?" diye sordu. İstanbul dedik, adam da "ah İstanbul dünyanın en güzel şehri, Roma ikinci" dedi.
Kısmen doğru, İstanbul dünyanın en güzel şehri, ama ikinci Roma mıdır tartışılır:)
Adama hiç şüphe duymadan inandım, çünkü sonra bizi daha hesaplı başka bir restorana götürdü:)
Bu arada da herkese profesyonel rehberlerle İstanbul kültür turlarını tavsiye ederim, yaşadığımız şehrin sadece sorunlardan ibaret olmadığını dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğunu görmek için...