28 Mayıs 2011 Cumartesi

Çocukluğuma Geri Döndüm

Evde şöyle bir ortam var, ben ne zaman bilgisayarı çıkarsam başına oturup saatlerce oyun oynayan oğlum, güç bela, hatta kolundan çekiştire çekiştire onu bilgisayarın başından kaldırıp nihayet blog yazabilmek için bilgisayara oturduğumda da "hah oğlu kalktı, annesi oturdu" diye söylenen bir kocam var. Oğlum da bir süre salonda babasının yanında ya da karşı komşuda takıldıktan sonra ben yazı yazarken başıma gelip "ne yazdın, ben de birşeyler yazayım, ben de blog oluşturacağım" vb diye karışarak benim yazı yazmama köstek oluyor.
Malum ben de bu blogu günlük niyetine kullanıyorum ve birşeyler yaşadığımda yazıyorum, bu tarz yazılarda da en güzel formül, anılar ve heyecanlar sıcakken yazmaktır, sonra soğuyunca bayatlamış ekmeğe dönüveriyor, diye düşünüyorum. Yazmaya başlayınca da "ne yazacaktım, nasıl yazarsam daha güzel olur" diye kafa karışıklığı yaşıyorum. Neyse "güzel olmayacak" korkularıma yenilmeden bulduğum bu fırsatı iyi değerlendirip geçen hafta yaşadıklarımı kayda geçireyim.
Herşey birkaç ay önce Roxette'in Türkiye'ye geleceğini duyunca başladı. Önce eşimi benimle gelmeye ikna etmeye çalıştım ama o zorluk çıkarmadan gelmeyi kabul etmiş olsa da orada eğlenemeyeceğini, "nereden geldim ya" diyeceğini, beni konserden erkenden çıkmaya falan zorlayacağını düşünerek bu fikirden vazgeçtim. Onun yerine, farklı hayatlar yaşadığımız için pek görüşmediğimiz, hatta sanırım en son 3 yıl önce falan gördüğüm çocukluk arkadaşımı aramaya karar verdim, ne de olsa çocukken Roxette'in yeni çıkan kasetlerini aldığımızda elimizde kasetle koşarak birbirimize gidiyorduk. O şarkı sözlerinin hepsini birlikte ezberlemiştik, o zamanlar lyrics.com yoktu, şarkı sözlerini çıkartabilmek için kasetleri baş sarıp durmanın İngilizcemizin ilerlemesine büyük katkısı olmuştu. Velhasıl bir iş çıkışı aradım, "kaç yıldır görüşmüyoruz, ararsam saçma mı olur" demeden, "ben aramasam sen hiç aramıyorsun" diye sitem etmeden direk dedim ki, "Roxette deyince aklıma ilk sen geliyorsun hadi birlikte konsere gidelim mi?" O da "başkası söylese gitmezdim ama sen arayınca gelirim" dedi ve biz birlikte konsere gitme planımızı yapmış olduk. Sonra işyerindeki arkadaşlara da söyledim, bir arkadaşımız daha bizimle gelmeye karar verdi, böylece 3 kız kendimizi konserde bulduk.
Öncelikle bu konserlerin geç başlaması konusunda bir sitemim olacak, kardeşim burası Ankara değil, İstanbul! Çoğumuz özel sektörde ve yoğun çalışıyoruz, ertesi gün uykusuz ve yorgun argın işe gitme lüksümüz yok, özellikle hafta içi ya da pazar gününe denk gelen konserlerin daha makul saatlerde başlaması gerekliliği gözönünde bulundurulmalı. Neyse konser çok güzel geçti, bütün şarkıları ezbere bilen hep aynı yaş grubunda insanlardan oluşan bir topluluk vardı. Marie Fredriksson'un sesi bozulmuş, maalesef, Crash boom bang ve almost unreal gibi çok sevdiğim şarkılarını da söylemediler ama yine de konser çok güzeldi. Hatunun sesi bozulmuş ama fiziğinin maaşallahı vardı, 1958 doğumlu, iki çocuk annesi bir kadın ve incecik, "Allahım bana da 51 yaşımda böyle görünmeyi nasip et" diye dua ettim, itiraf ediyorum:)
Bu arada ben konsere giderken çanta değiştirmiştim, anahtarımı öbür çantamda unuttuğumu konserde farkettim, Şener'i uyandıracağım için biraz strese girdim ama sonra eğlenmeme baktım:) Saat bayağı ilerledi, tam "konser bitti, listen to your heart'ı söylemediler ama" diyerek dışarı çıktık, hatta caddede karşıdan karşıya geçmiş, biraz da aşağı doğru yürümeye başlamıştık ki, listen to your heartı söylemeye başladılar. Hemen geri koştuk, tekrar içeri girdik, biz de birlikte söyledik, hatta gecenin en güzel kısmı bu oldu, kızlarla gitmenin güzelliği:) Sonra bizim kızlar sahneye el salladılar, onlar da bizimkilere el salladılar, biz yine ev yoluna koyulduk, o sırada benim çok sevdiğim bir şarkıyı daha söylemeye başladılar, ama artık geri dönmedik. Evde, tam beklediğim gibi uyandırıldığı için homurdanan bir koca buldum:)
Haftasonu da başka bir çocukluk arkadaşımla buluştum. Ankara'dan gelen o, İstanbul'da yaşayan ben olduğum halde kendimi tamamen onun ellerine bıraktım ve sanat dolu bir gün yaşadım. Önce Taksim'de bir sergiye gittik, sergiyi dolaştık, çok beğendik, sonlara doğru bir bey yanımıza geldi, "resimleri beğendiyseniz ressam şu anda misafirlerine resimleri anlatıyor, isterseniz siz de katılın" dedi biz de katıldık, sergiyi tekrar, bir de ressamın kendisinden hikayelerini dinleyerek gezdik. Bizi davet eden bey ressamın babasıymış, sonra dolaşırken annesiyle de tanıştık, o da bize ressamın aslında avukat olduğunu, ama aynı zamanda ressamlık da yaptığını, kendisinin her zaman sanatı desteklediğini falan anlattı. Arkadaşım da bana, Finlandiya'da bulunduğu dönemde herkesin böyle bir hayat benimsediğini gördüğünü, hayatını devam ettirmek için çeşitli işlerde çalıştıklarını, ama uğraştıkları sanat dalıyla ilgili de sergiler açtıklarını, bunu hobi olarak devam ettirdiklerini söyledi. Bu arada ressam resimlerin sergiye hazır hale gelmesinin 7 yıl sürdüğünü söylediğinde ben de "7 yıl sonra ben de fotoğraf sergimi açabilim" diye düşündüm. Bu görsel de sergiden. Oradan, yürüyerek Beyoğlunun altını üstüne getirdik, Borusanda o gün açılmış "ışık" üzerine bir sergi gezdik.
Güzel geçti haftamız, zaten bu yaz tatil organizasyonu yapamadığımızdan planımı İstanbul'un keyfini çıkarmak üzerine kurmuştum, bundan sonra hangi konsere gitsek acaba planları yapıyoruz. Birkaç tane karar veremediğimiz konser var ama bir terslik olmazsa Bon jovi konserine kesin gidiyoruz.
Bir de bomba vakası yaşadık, mecazi anlamda değil, gerçek bomba, 26 mayısta saat sabah 09'da Etiler'de patladı. Patlama sesini duyunca yine kanımız dondu, ben korkudan oğlumu okula gönderemedim. Ama çok nahoş bir olay olduğundan daha fazla detay hatırlamak ve de tekrar yaşamak istemiyoruz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder