28 Aralık 2010 Salı

2010 Almanak

Bu yılın son günlerini yaşarken geçmişe şöyle bir bakmak geleceği daha iyi planlayabilmek için bir fırsattır:)

Ocak:
2009 sonunda, sene boyunca çok büyük problemlere sebep olan bir gayrimenulü satarak, büyük bir rahatlamayla yıla başladım. Ve hayatımda ilk defa, bize "sahip olmanın" hep iyi birşeymiş gibi gösterildiğini ama "sahip olmamanın" da büyük avantajları olduğunu farkettim. Yıl boyunca "Niye benim de ...im yok" diyen herkesle de bu fikrimi paylaştım:)

Ayrıca erkek güzelini sünnet ettirdik. Civciv okulun son günü okulun koridorlarında "yarın sünnet oluyorum ve hediye olarak da psp alıyorum" diye neşeyle bağırarak koştururken ertesi gün sünnet olup yarı narkozun etkisinden kurtulunca "bu kadar acıyacağını bilseydim pspye bile ikna olmazdım" diye ağlıyordu:))

Şubat:
Erkek güzeline doğumgünü kutlaması yaptık.

Susan Miller falımda "bu sene size bol bol yurtdışı seyehati görünüyor" diye okuduğumda "aman bir kere gidebilirsek ne ala" diyip sonra da falı gerçek çıkartmak için paskalya tatilimizi planladık, İtalya- Güney Fransa.

Mart:
Yeni portföy dağılımı yapıldı.

2009 sonlarına doğru bir tane yakayım diyerek başladığım sigarayı iyiden iyiye içer oldum, günde iki adeti aşmadım hiç ama her gün de iki adeti mutlaka içer oldum, eyvah...

Nisan:
Şener'in bütçe toplantısı ertelene ertelene bizim tatilimizin tam ortasına denk gelince Şener tatil planını iptal etmek zorunda kaldı, onun yerine, yeşil pasaportu olduğundan, son dakikada annemi yerleştirdik. Erkek güzelini babasına bırakıp biz annemle İtalya'ya gittik. Bir arkadaşım daha gelmek istedi, ama hamile olduğundan doktoru izin vermedi, iyi ki de vermemiş, tam biz gitmeden önce komplikasyon oluştu, evde yatması gerekti. Annemin geliyor olması da aile içinde, özellikle de başka gelmek isteyenler tarafından, nahoş karşılandı:)
Fransız Rivierasına bayıldım, havası, mimarisi, insan kalitesi..
Cannes'da kırmızı halıda fotoğraf çektirdim, nisan sonu olmasına rağmen herkes plajdaydı.
Annem, orada, tamamen İtalyanca konuşan İtalyanlarla, tamamen Türkçe konuşarak epey bir anlaştı, birkaç gün daha kalsaydık ev gezmelerine falan gitmeye başlayacaktık...

Annemle yaptığım tatili fırsat bilerek sigarayı tekrar bıraktım...

Mayıs:
Çok sevdiğim bir dostumu kaybettim. Dostum ölmedi ama dostluğumuz öldü. Hala tam atlatamadım, çok üzüldüm, çok sorguladım, ama "neden böyle oldu" sorusuna bir türlü cevap bulamadım. Muhtemelen dostluğumuz komadaydı, mayısta beyin ölümü gerçekleşti. Yine muhtemelen dostum bu ilişkinin öldüğünü çoktan kabullendi, ama ben, üzerinden kaç ay geçtiği halde hala, korku filmelerindeki akıl hastaları gibi, dostluğumun çoktan ölmüş, morarmaya, çürümeye başlamış cansız bedenine sarılmış "hayır ölmedi hala umut" var diyorum.. Bir yanım "so what" diyor bir yanım "hala umut var"...

Let it go Bahar!

Haziran:
Bütün bir yılı "hadi oğlum ders çalış" diyerek geçirip, sonra da "keşke yükselen burcunu ikizler değil terazi yapsaydım" diye hayıflanarak okul hayatındaki ilk yılımızı bitirdik, ilk karnemiz hepsi pekiyi:)

Blogger olmalıyım fikri iyiden iyiye yerleşti, nasıl yaparım, adı ne olsun vb araştırmalarım devam ediyor...

Temmuz:
Marmaris'ten başlayıp Göcek'e kadar gittiğimiz tekne tatili yaptık, ama balta bir kaptana denk geldik, bir sürü şikayetimiz oluştu. Mesela tam bir koya geliyoruz, herkese denize girmeye başlıyor o sırada bizim balta ailesi bulaşık suyunu denize boşaltıyor ve tekne yakınında yüzenler bulaşık deterjanı kokuları arasında yüzüyor, iiiyyy iğrenç. Üstelik bir koyda, daha da iğrenç şeylerle yüzdüğümüz de oldu, yani işin suyu çıkmış gibi. Mavi yolculuğu hala düşünüp isteyip gidemeyen varsa elinizi çabuk tutmanızı tavsiye ederim birkaç yıla kalmadan tüm cazibesini yitirebilir.

Dönüşte blogumu açtım...

Ağustos:
İtalya'dan 6 aylık vize alıp sonra Şener'le birlikte tatile gidemeyince bu sefer de dedik Amsterdam'a gidelim. İyi ki de demişiz valla, hayatımın tatili oldu diyebilirim. Ben bu kadar güzel insanı bir arada görmedim, o erkeklerin yakışıklılığından Şener bile "Valla Bahar Hollanda'da kız olarak doğmak gerekmiş" dedi, o kadar yani. Adamların standardı şöyle; sarışın, mavi gözlü, hokka burunlu, uzun boylu, anglo sakson kemik yapısı, fit, ve medeni!!! Artık "sarışın erkek sevmiyoruumm, bana erkek gibi gelmiyor" diyen kızlara acıyorum.

Erkek kardeşim kimselere söylemeden askere gitti! Daha doğrusu bir tek babama söylemiş, onun dışında hepimiz şok olduk.

Eylül:
Yani şu Susan Miller büyük kadın dedim valla. 32 yaşıma kadar hiç yurtdışına çıkmamıştım, bir yılda 3 kez yurtdışı hayallerimin bile ötesinde oldu. Bu sefer de Londra'da yurtdışı eğitime gittim. Şener yine gelmedi, aslında bir bakıma da iyi oldu çünkü tam okulların açıldığı ilk haftaya denk geldi, erkek güzeliyle ilgilenmiş oldu. Ben 4 gün tek başıma gezdim, biraz sıkıldım biraz da "aman zaten yanımda kim gelse benim bu yürüyerek gezme tempoma ayak uyduramazdı" diye kendimi teselli ettim. Zira İtalya gezisinden dönüşte Şener annemle "Bahar yurtdışında ne kadar çok yürütüyor değil mi" diye dertleşiyordu.

Sonra eğitime gelen diğer arkadaşlarla tanıştık, gurbetçi psikolojisinde hemen kaynaştık, sonraki 3 gün birlikte takıldık ve hatta birbirimizden habersiz aynı uçakta dönüş bileti aldığımızdan birlikte döndük.

Ekim:
Yaş 35 yolun yarısı. Artık en önemli malvarlığım İngiltere dutyfreesinden aldığım anti-aging kremlerim. Bu konuyla ilgili blog yazmayı epey düşündüm, kafamda bayağı yazdım bozdum, sonunda kaleme almadım, ama özetle "Burcum terazi, yükselenim koç. Koç da genç bir burç, enerjik, dinamik, sportmen. Yani yaşım ilerlese de ben ihtiyarlamayacağım, hala denemediğim bir sürü spor var" blah blah blah. Bir daha düşününce, iyiki yazmamışım.

Kasım:
Attan düştüm, ve bir önceki aydaki "herşeyi yaparım ben" düşünceleri "Hım yaşlanmak böyle birşey sanırım, ben en iyisi bu yaştan sonra asla yapılmaması gerekenler listesi yapayım" şeklinde güncellendi.

Aralık:
2011 yılında başlanacaklar listesi çıkartıldı, Allahıma çok şükür bunların içinde "rejim" yok. Çünkü hala dalgalanmalar olsa da ulaşabileceğim kiloya ulaştım sayılır, 53,9 kiloyu gördüm tartıda, üstelik aldığım kremlerin de iyi yatırım olduğu ortaya çıktı, çünkü kilo verince yüzüm çökmedi, mutluyum gururluyum!

Son haftaya aşırı yoğunluğumdan da kurtulmuş olarak girdim, belki de bu sayede kafamı toplayıp da bu almanağı hazırlayabildim.

Herkese güzel bir yıl diliyorum.
Mutlu yıllar...

7 Aralık 2010 Salı

Sporun Faydaları

Artık rahatlıkla ilan edebilirim ki, spor yapmak benim gözümde diş fırçalamakla aynı şey.

Aynı diş fırçalamak gibi, o anda bir zindelik, bir rahatlama hissi veriyor, yine aynı diş fırçalamak gibi geleceğe de yatırım yapmış oluyorsun.

Attan düştüğümden beri , düşerken başımı yere çarpmama ve boynuma ciddi bir hasar vermeme sebebim muhtemelen pilates yapıyor olmam diye düşünüyorum. Muhtemelen bilinçli olmasa bile attan düştüğüm ve yerde sürüklendiğim sırada karın kaslarımı kastım ve öyle sürüklendim.

Derken Zeynep'le görüşürken bu fikrimi paylaştım o da kimbilir hangi projesi için yaptığı bir araştırma sonucunda, yaşlıların kolayca düşüp bir yerlerini kırmalarının sebepleri arasında kemiklerinin zayıflığı, gözlerinin iyi görmemesi dolayısıyla kolayca takılıp düşmelerinin yanında kaslarının da zayıf olmasını saydı. Yaşlılar düşerken, kasları çok zayıf olduğu için kendilerini koruyamıyorlar ve daha çok zarar görüyorlarken sporcuların daha "usturuplu" düştüğünü, düşerken bazı kaslarının devreye girdiğini, dolayısıyla da daha büyük hasar almaktan korunduklarını söyledi.

Ben bu düşüncelerimi sağda solda kendimi tutamadan büyük bir coşkuyla anlatırken erkek güzelim de bana "O zaman pilates öğretmenine teşekkür edersin" demişti:) Ben de onun önerisini dikkate aldım ve bu pazartesi dersten sonra öğretmenime başımdan geçenleri anlattım ve pilatesin beni daha büyük bir kazadan kurtardığını düşündüğümü söyledim. O da bana aynı fikirde olduğunu, kendisinin de çok büyük bir trafik kazası geçirdiğini, ama takla atan bir araçtan hiçbir şey olmadan kurtulduğunu, kendisinin de o dönemde bunu spora, spordan kaynaklı esnekliğe bağladığını anlattı.

Velhasıl benim zihnimdeki makrolarda artık diş fırçalamakla spor yapmak aynı şey. Nasılki "bu akşam dişlerimi fırçalasam mı fırçalamasam mı" diye düşünmüyorsam, "spora gideyim mi gitmeyeyeyim" diye de düşünmüyorum. Dişlerim için diş fırçalamam ne kadar gerekliyse, vücudumun geri kalanı, kaslarım, kemiklerim, ve hatta ruh sağlığım için de spor o kadar gerekli..

Yani "ne kadar iradelisin" diyip durmayın:)

The Box



To push the button, or not? That is the question in The Box. © Warner Bros.


Aslında yine çok yoğun bir gün geçirdim ve birkaç kamyon çarpmış gibi yorgun hissediyorum.
Bir taraftan da "goncam", kendisi digitürk'te film izlerken bana ufaklığın ödevleriyle ilgilenmiyorum diye kendi çapında tehditler savuruyor:)
Ama gün içerisinde iki adet mesaj geldi cebime, beni daha fazla yazmaya motive eden ve ben de "yazsam mı yazmasam mı, aman boşver yorgunum zaten, şimdi ne yazsam bayık olur zaten" modundan bir anda çıktım ve bilgisayar başına oturdum.
Bu blog denilen olayı ben günlük niyetine tuttuğumdan mesajları da yazacağım, ileride okuyunca hatırlar gülümserim;
Biri erkek kardeşimden: "Abla yeni yazılarını sabırsızlıkla bekliyoruz. Hayran kitlen"
Diğeri de Ankara'dan arkadaşımdan "Canım arkadaşım blogunu okudum, bayıldım bookmark yaptım senin en büyük takipçin olucam"...
Bu beklenmedik şekilde ve arka arkaya gelen iki mesaj bende bir anda üç yazı yazma isteği oluşturdu, yazabilirsem tabii.

Vee ilk yazı gelsin...

Bu haftasonu Digitürk'te The Box filmini izledik. Film gerilim filmi, konusu şöyle; 1976 yılında bir aile bir gün kapısının önünde bir kutu bulur, değişik, enteresan bir kutu. Sonra gün içerisinde yüzü yaralı bir adam evlerine gelir ve kadına bir teklifte bulunur: "Bu kutuda bir düğme var, bu düğmeye basarsanız hiç tanımadığınız bir kişi ölecek ve biz size bu çantadaki 1 milyon doları vereceğiz. Eğer kabul etmezseniz ve düğmeye basmazsanız bu kutu yeniden programlanacak ve teklifi başka bir aileye götüreceğiz."
Kadın 35 yaşında, evli ve bir oğlu var, tam bizim aile yani. Dolayısıyla biz filmi başından sonuna kadar büyük bir empatiyle "ben olsam ne yapardım" diye izledik.
Filmde kadın düğmeye basıyor, parayı alıyorlar ama sonrasında bir dizi sorun karşılarına çıkıyor. Filmi izlemeyenler için bundan sonrasını anlatmayayım ama şunu söyleyeyim ondan sonraki "iki beladan birini seç" teklifi kocaya (butona basmayan diğer eşe) yapılıyor.
Şener filmin sonuna doğru "oğlumu mu tercih ederdim karımı mı gerçekten çok zor bir karar" diye yorum yapınca kendimi tutamadım;
- Bizde olay şöyle gerçekleşirdi, Adam ilk teklifi yaptığında, para karşılığında hiç tanımadığın birinin öleceğini bilmek kadar kötü ve caydırıcı bir seçenek olmasa bile, ben haketmediğim bir parayı kabul etmezdim, ve adamı daha başında "biz teklifinizi kabul etmiyoruz, kutuyu tekrar programlayarak teklifi başkasına yapın lütfen" diye geri çevirirdim,
sonra da seninle kavga ederdik, çünkü sen bana "en azından biraz düşünseydik, adama biraz daha soru sorsaydık, 1 milyon dolar hiç düşünmeden geri çevrilir mi" falan diye kızardın:)

Tabi "ölecek kişi kim, eğer bir tecavüzcü veya çocuk tacizcisiyse hemen ölsün, ben para almasam da olur" ve "1976 yılındaki 1 milyon doların, alım değeri itibarıyla, bugün ne kadar milyon dolara eşdeğerdir acaba" falan gibi detayları da düşünmedim değil yani, cevabım yine de hayır olurdu.
Ne diyim benden zengin olmaz, sözkonusu para olduğunda hala eski kafalıyım, bence "para çalışarak kazanılır"...


Bu arada şunu da paylaşmadan duramayacağım. Bu blogu kesinlikle bir hırs haline getirmek istemiyorum. Burası benim için bir paylaşım noktası, hem sevdiklerimle, hem de, o kadar yaşarsam, gelecekteki ihtiyar bunak kendimle. Dolayısıyla "izleyiciler" kısmını da skor tahtası olarak görmüyorum, hatta bir ara kaldırmıştım bile. Yine de bugün ilk izleyicimi ekranda görünce "Şerefine şampanya mı patlatsak" diye düşünmedim değil:)

Teşekkürler Demet, xoxo...