28 Aralık 2010 Salı

2010 Almanak

Bu yılın son günlerini yaşarken geçmişe şöyle bir bakmak geleceği daha iyi planlayabilmek için bir fırsattır:)

Ocak:
2009 sonunda, sene boyunca çok büyük problemlere sebep olan bir gayrimenulü satarak, büyük bir rahatlamayla yıla başladım. Ve hayatımda ilk defa, bize "sahip olmanın" hep iyi birşeymiş gibi gösterildiğini ama "sahip olmamanın" da büyük avantajları olduğunu farkettim. Yıl boyunca "Niye benim de ...im yok" diyen herkesle de bu fikrimi paylaştım:)

Ayrıca erkek güzelini sünnet ettirdik. Civciv okulun son günü okulun koridorlarında "yarın sünnet oluyorum ve hediye olarak da psp alıyorum" diye neşeyle bağırarak koştururken ertesi gün sünnet olup yarı narkozun etkisinden kurtulunca "bu kadar acıyacağını bilseydim pspye bile ikna olmazdım" diye ağlıyordu:))

Şubat:
Erkek güzeline doğumgünü kutlaması yaptık.

Susan Miller falımda "bu sene size bol bol yurtdışı seyehati görünüyor" diye okuduğumda "aman bir kere gidebilirsek ne ala" diyip sonra da falı gerçek çıkartmak için paskalya tatilimizi planladık, İtalya- Güney Fransa.

Mart:
Yeni portföy dağılımı yapıldı.

2009 sonlarına doğru bir tane yakayım diyerek başladığım sigarayı iyiden iyiye içer oldum, günde iki adeti aşmadım hiç ama her gün de iki adeti mutlaka içer oldum, eyvah...

Nisan:
Şener'in bütçe toplantısı ertelene ertelene bizim tatilimizin tam ortasına denk gelince Şener tatil planını iptal etmek zorunda kaldı, onun yerine, yeşil pasaportu olduğundan, son dakikada annemi yerleştirdik. Erkek güzelini babasına bırakıp biz annemle İtalya'ya gittik. Bir arkadaşım daha gelmek istedi, ama hamile olduğundan doktoru izin vermedi, iyi ki de vermemiş, tam biz gitmeden önce komplikasyon oluştu, evde yatması gerekti. Annemin geliyor olması da aile içinde, özellikle de başka gelmek isteyenler tarafından, nahoş karşılandı:)
Fransız Rivierasına bayıldım, havası, mimarisi, insan kalitesi..
Cannes'da kırmızı halıda fotoğraf çektirdim, nisan sonu olmasına rağmen herkes plajdaydı.
Annem, orada, tamamen İtalyanca konuşan İtalyanlarla, tamamen Türkçe konuşarak epey bir anlaştı, birkaç gün daha kalsaydık ev gezmelerine falan gitmeye başlayacaktık...

Annemle yaptığım tatili fırsat bilerek sigarayı tekrar bıraktım...

Mayıs:
Çok sevdiğim bir dostumu kaybettim. Dostum ölmedi ama dostluğumuz öldü. Hala tam atlatamadım, çok üzüldüm, çok sorguladım, ama "neden böyle oldu" sorusuna bir türlü cevap bulamadım. Muhtemelen dostluğumuz komadaydı, mayısta beyin ölümü gerçekleşti. Yine muhtemelen dostum bu ilişkinin öldüğünü çoktan kabullendi, ama ben, üzerinden kaç ay geçtiği halde hala, korku filmelerindeki akıl hastaları gibi, dostluğumun çoktan ölmüş, morarmaya, çürümeye başlamış cansız bedenine sarılmış "hayır ölmedi hala umut" var diyorum.. Bir yanım "so what" diyor bir yanım "hala umut var"...

Let it go Bahar!

Haziran:
Bütün bir yılı "hadi oğlum ders çalış" diyerek geçirip, sonra da "keşke yükselen burcunu ikizler değil terazi yapsaydım" diye hayıflanarak okul hayatındaki ilk yılımızı bitirdik, ilk karnemiz hepsi pekiyi:)

Blogger olmalıyım fikri iyiden iyiye yerleşti, nasıl yaparım, adı ne olsun vb araştırmalarım devam ediyor...

Temmuz:
Marmaris'ten başlayıp Göcek'e kadar gittiğimiz tekne tatili yaptık, ama balta bir kaptana denk geldik, bir sürü şikayetimiz oluştu. Mesela tam bir koya geliyoruz, herkese denize girmeye başlıyor o sırada bizim balta ailesi bulaşık suyunu denize boşaltıyor ve tekne yakınında yüzenler bulaşık deterjanı kokuları arasında yüzüyor, iiiyyy iğrenç. Üstelik bir koyda, daha da iğrenç şeylerle yüzdüğümüz de oldu, yani işin suyu çıkmış gibi. Mavi yolculuğu hala düşünüp isteyip gidemeyen varsa elinizi çabuk tutmanızı tavsiye ederim birkaç yıla kalmadan tüm cazibesini yitirebilir.

Dönüşte blogumu açtım...

Ağustos:
İtalya'dan 6 aylık vize alıp sonra Şener'le birlikte tatile gidemeyince bu sefer de dedik Amsterdam'a gidelim. İyi ki de demişiz valla, hayatımın tatili oldu diyebilirim. Ben bu kadar güzel insanı bir arada görmedim, o erkeklerin yakışıklılığından Şener bile "Valla Bahar Hollanda'da kız olarak doğmak gerekmiş" dedi, o kadar yani. Adamların standardı şöyle; sarışın, mavi gözlü, hokka burunlu, uzun boylu, anglo sakson kemik yapısı, fit, ve medeni!!! Artık "sarışın erkek sevmiyoruumm, bana erkek gibi gelmiyor" diyen kızlara acıyorum.

Erkek kardeşim kimselere söylemeden askere gitti! Daha doğrusu bir tek babama söylemiş, onun dışında hepimiz şok olduk.

Eylül:
Yani şu Susan Miller büyük kadın dedim valla. 32 yaşıma kadar hiç yurtdışına çıkmamıştım, bir yılda 3 kez yurtdışı hayallerimin bile ötesinde oldu. Bu sefer de Londra'da yurtdışı eğitime gittim. Şener yine gelmedi, aslında bir bakıma da iyi oldu çünkü tam okulların açıldığı ilk haftaya denk geldi, erkek güzeliyle ilgilenmiş oldu. Ben 4 gün tek başıma gezdim, biraz sıkıldım biraz da "aman zaten yanımda kim gelse benim bu yürüyerek gezme tempoma ayak uyduramazdı" diye kendimi teselli ettim. Zira İtalya gezisinden dönüşte Şener annemle "Bahar yurtdışında ne kadar çok yürütüyor değil mi" diye dertleşiyordu.

Sonra eğitime gelen diğer arkadaşlarla tanıştık, gurbetçi psikolojisinde hemen kaynaştık, sonraki 3 gün birlikte takıldık ve hatta birbirimizden habersiz aynı uçakta dönüş bileti aldığımızdan birlikte döndük.

Ekim:
Yaş 35 yolun yarısı. Artık en önemli malvarlığım İngiltere dutyfreesinden aldığım anti-aging kremlerim. Bu konuyla ilgili blog yazmayı epey düşündüm, kafamda bayağı yazdım bozdum, sonunda kaleme almadım, ama özetle "Burcum terazi, yükselenim koç. Koç da genç bir burç, enerjik, dinamik, sportmen. Yani yaşım ilerlese de ben ihtiyarlamayacağım, hala denemediğim bir sürü spor var" blah blah blah. Bir daha düşününce, iyiki yazmamışım.

Kasım:
Attan düştüm, ve bir önceki aydaki "herşeyi yaparım ben" düşünceleri "Hım yaşlanmak böyle birşey sanırım, ben en iyisi bu yaştan sonra asla yapılmaması gerekenler listesi yapayım" şeklinde güncellendi.

Aralık:
2011 yılında başlanacaklar listesi çıkartıldı, Allahıma çok şükür bunların içinde "rejim" yok. Çünkü hala dalgalanmalar olsa da ulaşabileceğim kiloya ulaştım sayılır, 53,9 kiloyu gördüm tartıda, üstelik aldığım kremlerin de iyi yatırım olduğu ortaya çıktı, çünkü kilo verince yüzüm çökmedi, mutluyum gururluyum!

Son haftaya aşırı yoğunluğumdan da kurtulmuş olarak girdim, belki de bu sayede kafamı toplayıp da bu almanağı hazırlayabildim.

Herkese güzel bir yıl diliyorum.
Mutlu yıllar...

7 Aralık 2010 Salı

Sporun Faydaları

Artık rahatlıkla ilan edebilirim ki, spor yapmak benim gözümde diş fırçalamakla aynı şey.

Aynı diş fırçalamak gibi, o anda bir zindelik, bir rahatlama hissi veriyor, yine aynı diş fırçalamak gibi geleceğe de yatırım yapmış oluyorsun.

Attan düştüğümden beri , düşerken başımı yere çarpmama ve boynuma ciddi bir hasar vermeme sebebim muhtemelen pilates yapıyor olmam diye düşünüyorum. Muhtemelen bilinçli olmasa bile attan düştüğüm ve yerde sürüklendiğim sırada karın kaslarımı kastım ve öyle sürüklendim.

Derken Zeynep'le görüşürken bu fikrimi paylaştım o da kimbilir hangi projesi için yaptığı bir araştırma sonucunda, yaşlıların kolayca düşüp bir yerlerini kırmalarının sebepleri arasında kemiklerinin zayıflığı, gözlerinin iyi görmemesi dolayısıyla kolayca takılıp düşmelerinin yanında kaslarının da zayıf olmasını saydı. Yaşlılar düşerken, kasları çok zayıf olduğu için kendilerini koruyamıyorlar ve daha çok zarar görüyorlarken sporcuların daha "usturuplu" düştüğünü, düşerken bazı kaslarının devreye girdiğini, dolayısıyla da daha büyük hasar almaktan korunduklarını söyledi.

Ben bu düşüncelerimi sağda solda kendimi tutamadan büyük bir coşkuyla anlatırken erkek güzelim de bana "O zaman pilates öğretmenine teşekkür edersin" demişti:) Ben de onun önerisini dikkate aldım ve bu pazartesi dersten sonra öğretmenime başımdan geçenleri anlattım ve pilatesin beni daha büyük bir kazadan kurtardığını düşündüğümü söyledim. O da bana aynı fikirde olduğunu, kendisinin de çok büyük bir trafik kazası geçirdiğini, ama takla atan bir araçtan hiçbir şey olmadan kurtulduğunu, kendisinin de o dönemde bunu spora, spordan kaynaklı esnekliğe bağladığını anlattı.

Velhasıl benim zihnimdeki makrolarda artık diş fırçalamakla spor yapmak aynı şey. Nasılki "bu akşam dişlerimi fırçalasam mı fırçalamasam mı" diye düşünmüyorsam, "spora gideyim mi gitmeyeyeyim" diye de düşünmüyorum. Dişlerim için diş fırçalamam ne kadar gerekliyse, vücudumun geri kalanı, kaslarım, kemiklerim, ve hatta ruh sağlığım için de spor o kadar gerekli..

Yani "ne kadar iradelisin" diyip durmayın:)

The Box



To push the button, or not? That is the question in The Box. © Warner Bros.


Aslında yine çok yoğun bir gün geçirdim ve birkaç kamyon çarpmış gibi yorgun hissediyorum.
Bir taraftan da "goncam", kendisi digitürk'te film izlerken bana ufaklığın ödevleriyle ilgilenmiyorum diye kendi çapında tehditler savuruyor:)
Ama gün içerisinde iki adet mesaj geldi cebime, beni daha fazla yazmaya motive eden ve ben de "yazsam mı yazmasam mı, aman boşver yorgunum zaten, şimdi ne yazsam bayık olur zaten" modundan bir anda çıktım ve bilgisayar başına oturdum.
Bu blog denilen olayı ben günlük niyetine tuttuğumdan mesajları da yazacağım, ileride okuyunca hatırlar gülümserim;
Biri erkek kardeşimden: "Abla yeni yazılarını sabırsızlıkla bekliyoruz. Hayran kitlen"
Diğeri de Ankara'dan arkadaşımdan "Canım arkadaşım blogunu okudum, bayıldım bookmark yaptım senin en büyük takipçin olucam"...
Bu beklenmedik şekilde ve arka arkaya gelen iki mesaj bende bir anda üç yazı yazma isteği oluşturdu, yazabilirsem tabii.

Vee ilk yazı gelsin...

Bu haftasonu Digitürk'te The Box filmini izledik. Film gerilim filmi, konusu şöyle; 1976 yılında bir aile bir gün kapısının önünde bir kutu bulur, değişik, enteresan bir kutu. Sonra gün içerisinde yüzü yaralı bir adam evlerine gelir ve kadına bir teklifte bulunur: "Bu kutuda bir düğme var, bu düğmeye basarsanız hiç tanımadığınız bir kişi ölecek ve biz size bu çantadaki 1 milyon doları vereceğiz. Eğer kabul etmezseniz ve düğmeye basmazsanız bu kutu yeniden programlanacak ve teklifi başka bir aileye götüreceğiz."
Kadın 35 yaşında, evli ve bir oğlu var, tam bizim aile yani. Dolayısıyla biz filmi başından sonuna kadar büyük bir empatiyle "ben olsam ne yapardım" diye izledik.
Filmde kadın düğmeye basıyor, parayı alıyorlar ama sonrasında bir dizi sorun karşılarına çıkıyor. Filmi izlemeyenler için bundan sonrasını anlatmayayım ama şunu söyleyeyim ondan sonraki "iki beladan birini seç" teklifi kocaya (butona basmayan diğer eşe) yapılıyor.
Şener filmin sonuna doğru "oğlumu mu tercih ederdim karımı mı gerçekten çok zor bir karar" diye yorum yapınca kendimi tutamadım;
- Bizde olay şöyle gerçekleşirdi, Adam ilk teklifi yaptığında, para karşılığında hiç tanımadığın birinin öleceğini bilmek kadar kötü ve caydırıcı bir seçenek olmasa bile, ben haketmediğim bir parayı kabul etmezdim, ve adamı daha başında "biz teklifinizi kabul etmiyoruz, kutuyu tekrar programlayarak teklifi başkasına yapın lütfen" diye geri çevirirdim,
sonra da seninle kavga ederdik, çünkü sen bana "en azından biraz düşünseydik, adama biraz daha soru sorsaydık, 1 milyon dolar hiç düşünmeden geri çevrilir mi" falan diye kızardın:)

Tabi "ölecek kişi kim, eğer bir tecavüzcü veya çocuk tacizcisiyse hemen ölsün, ben para almasam da olur" ve "1976 yılındaki 1 milyon doların, alım değeri itibarıyla, bugün ne kadar milyon dolara eşdeğerdir acaba" falan gibi detayları da düşünmedim değil yani, cevabım yine de hayır olurdu.
Ne diyim benden zengin olmaz, sözkonusu para olduğunda hala eski kafalıyım, bence "para çalışarak kazanılır"...


Bu arada şunu da paylaşmadan duramayacağım. Bu blogu kesinlikle bir hırs haline getirmek istemiyorum. Burası benim için bir paylaşım noktası, hem sevdiklerimle, hem de, o kadar yaşarsam, gelecekteki ihtiyar bunak kendimle. Dolayısıyla "izleyiciler" kısmını da skor tahtası olarak görmüyorum, hatta bir ara kaldırmıştım bile. Yine de bugün ilk izleyicimi ekranda görünce "Şerefine şampanya mı patlatsak" diye düşünmedim değil:)

Teşekkürler Demet, xoxo...

25 Kasım 2010 Perşembe

Aza Kanaat Getirmeyelim Lütfen


Bir gün bir İngiliz, bir Hollandalı, bir Norveçli, bir de Türk kızı oturuyormuş:)

Türk kızı benim malumunuz. Hep birlikte siyaset yapıyoruz. İngiliz hoca Londra'nın sorunlarından bahsediyor, ondan sonraki hafta da eğitim için İstanbul'a geleceğini bildirince konu birden İstanbul'un sorunlarına döndü.

Ben de "Türkiye'de iki şeyin kalitesini acilen arttırmamız lazım; biri erkekler, diğeri de binalar" dedim.

İngiliz hoca önce "erkeklerin kalitesini hiçbir yerde pek arttıramazsınız" gibi bir ara yorum yaptı ama sonraki yorumum "binaların kalitesinin arttırılması" daha çok ilgilerini çekti, o anda..

Velhasıl binalarla ilgili sorunların ne olduğunu sorduklarında ben de anlattım; güzel semtlerin hemen yanında gecekonduların olduğunu, aslında bu gecekonduların bulunduğu arazilerin zaman içinde çevrelerindeki kaliteli yapılaşmaların arasında kalarak arsa değerlerinin çok arttığını ama ruhsatsız oldukları için sahiplerinin bu evleri satıp belki de zengin olarak evlerine dönemediklerini, aslında İstanbul trafiğinin de nüfusunun kalabalık olmasından değil, kötü planlamadan kaynaklı olduğunu anlattım.

Adamlar resmen şok oldular! "yasal değil mi?" "nasıl yasal olmayan bina yapabilirler" falan diye düşündüler, kendi ülkelerinde böyle sorunlar yok ne de olsa.

Ama gerçekten öyle değil mi, mesela ben Zincirlikuyu'da çalışıyorum, bizim binada çalışan bir sürü insan, sırf daha iyi bir evde, muhitte yaşayabilmek için Anadolu yakasında oturuyor ve hergün köprü trafiğini hem sabah hem de akşam çekmek zorunda kalıyorlar. Öbür tarafta iki sosyetik mekan İstinye ve Etiler arasında Armutlu gibi koskoca bir alan gecekondu mahallesi olarak harcanıyor. Bir de Gültepe var, aslında anlatmak istediğime en güzel örnek, hemen yanında Metrocity ve Kanyon alışveriş merkezi yapılmış evler, zamanında doğru düzgün yapılmış olsalardı, en azından 500 bn Tlye satılabilecekken ruhsatsız olduğundan öylece bekliyorlar. Sonra da İstanbul'daki köprü trafiğine çözüm olsun diye 3. köprü yapmaya kalkılıyor. İki kıtanın birleştiği İstanbul'un gerçeği bu, insanlar Avrupa'da çalışıp Asya da oturuyor!

Velhasıl, diyeceğim o ki, İstanbul'da acilen kentsel dönüşüme girmesi gereken tek yerler deprem bölgeleri değil. Bir de bu dönüşüm sırasında fark yaratabilmek için, yeni tip binaların "yalı" görünümünde olmasına öncelik verebiliriz. Çünkü Nişantaşı, Şişli, Beyoğlu'ndaki tarihi binaların benzerlerinin âlâları Avrupa'da var, ama yalılarımız hem çok özgün hem de çok zevkli. Büyükada'yı seven herkes ya da Boğazda yalılar turuna katılmış olanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.
Bugün işyerindeki arkadaşlarla yeni "bina mantolama" tekniklerinden bahsettik. Sonra da akşam eve gelirken bindiğim taksinin şoförüne yalılarımızla ilgili düşüncemi söyledim. Kim bilir belki bu adamın İBB'de çalışan bir arkadaşı vardır, bu düşüncem Kadir Topbaş'ın kulağına gider bir bakmışız hergün önünden geçerken "ne çirkin" diye baktığımız binalar yeni mantolama teknikleriyle birer inci olan yalılara dönüşmüş....

Resmi de mantolama teknikleriyle ilgili bir siteden bulup eklemek istedim ama sonra Abut Efendi yalısında bir akşamüstü çektiğim fotoğrafını ekledim.

Bir de konuyla ilgilenenler için link ekliyorum. http://www.kenthaber.com/marmara/istanbul/istanbul/Rehber/yalilar/istanbul-yalilari

Erkeklerimizin kalitesini arttırmak için ne yapmalıyız sorusuna hala net bir cevap bulabilmiş değilim. Birkaç fikrim var, ama ne kadar etkili olur bilemem, onları da ayrı bir postta yazarım:)

19 Kasım 2010 Cuma

Bayram Hediyesi?!

Bu bayramda İzmir'deydik, ve bayramın ikinci günü at binmeye gitmeye karar verdik.

Atladık arabaya, doğru Kemalpaşa'ya.

Ben "çocuklar biner, 5 dk, sonra birşeyler yer içer döneriz" diye düşünürken bir baktık hepimiz biniyoruz, hem de 5 dk falan değil, yarım saat orman turu satın almışız, hayatımızda ilk defa ata bineceğiz.

Kayınbiraderimle Şener oğlanlarla aynı atlarda, Nurdan'la ben de ayrı ayrı atlarda orman turu yapacağız, kararlaştırdık. Bir taraftan endişeliyiz ama bir taraftan da "yaparız" modundayız, çantaları kasaya emanet etsek mi etmesek mi onu düşünüyoruz. Ben "çantaları emanet edelim canım, attan düşerken bir taraftan da çanta kafamıza düşmesin" falan diye espri bile yaptım yani.

Velhasıl zamanı geldi, önce, çocuklarla bineceklerinden, en sakin atlara Şener ve Yener, Alperen ve Yağız'la birlikte bindiler. Sonra biz bineceğiz, ben oradaki görevli çocuğa özellikle belirttim "en uyuzu olsun mümkünse, kesinlikle koşmayan bir tane olsun" diye. Çocuk da bu talebim üzerine beni bir ata bindirdi.

Ammavelakin at, ben bindiğim andan itibaren düzenli aralıklarla, arka ayağını yere vurarak benim dengemi bozmaya çalışmaya başladı, ya da ben öyle hissettim.

"Kızım Bahar gerilme, sen gerilirsen hayvan da bunu hisseder o da gerilir" falan diye telkinlerde bulunuyorum, sonra bir de cinfikirlilik yaptım, dedim hayvanın boynunu falan okşarsam belki gönlünü kazanırım, yine gerilimli boynunu okşadım ama nafile, sanki hayvan daha da bir gerildi gibi geldi bana, neyse "yemedi" dedim kestim.

Tur başlayınca, atların hepsi öğrenmiş zaten mevzuyu, arka arkaya dizilip patikayı izlemeye başladılar. benimki 4. sırada falan ama arkalarda kalmak istemiyor gibi, böyle öne geçmeye çalışır bir havası var, ben de artık biraz rahatlamışım, yanımdaki hiç tanımadığım kişilere "aha ha, benim at da emekli yarış atı sanırım, hep öne geçmeye çalışıyor" falan diye geyik yapıyorum.

Neyse ilerledikçe ben rahatladım biraz, hatta arada kafamı kaldırıp manzaraya falan bile baktım. Sonra bir ara benimki iki defa dörtnala falan gitti, herbiri 5 saniye kadar, ilkinde bir panik yaptım, ikinciyi sakin karşıladım. Geri dönüş yoluna geçtik, ama bir yere gelip oradan geri dönünce ben ortalardaki yerimi kaybettim, önlere geldim. En başından beri, "yok yok, arabayı icat edenin gözünü seveyim" ya da "kesinlikle direksiyon başında daha rahatım" diye düşünüyorum, "at binmek de hiç sandığım gibi keyifli değilmiş"...

Sonra en öndeki kızın atı yoldan çıktı, seyis atıyla gitti onu yakaladı, ben de bu arada ikinci sırada turu tamamladım, başladığımız yere geri döndük. Tam "turu tamamladık" ve 30 saniye kadar sonra attan ineceğimden "soldan biniliyor sağdan iniliyordu değil mi" derken benim at yanlış yerde solda durdu, ama sağ tarafa kadar gidip durması gerekiyordu, duvarın üzerindeki çimleri kemirmeye başladı, "ona da ok" derken sağa doğru bir hamle yaparak koşmaya başladı, ve ben ne olduğunu bile tam anlamadan sağa savruldum ve güm, attan yere düştüm. Olayın şokuyla yerden kalkmaya çalışırken bir de ne göreyim, sol ayağım üzengiye takılmış ve ben de yerde sürükleniyorum, ciyak ciyak bağırarak!!!

Birkaç metre sürüklendim, bu arada ilk refleks ellerimle yere tutunmaya çalışırken avuçlarımın yandığını hissedip ellerimi yerden kaldırdım. Bu sefer de dirseklerimin ve sırtımın sağ tarafı üzerinde sürüklenmeye başladım. Tam ayağım üzengiden kurtuldu, bu sefer sol dizimin üstünde müthiş bir acı duydum, "bu sefer kemiği kırdık" dedim ve yerde kıvrılıp kaldım.

O sırada etrafımdaki konuşmalardan bir kısmı;

- Ben doktorum, boynunda ağrı var mı?
- Hayır
- Nerende ağrı var?
- Sol üst dizimin üzerinde.
- (Şener, hala at üzerinde, endişeli, bir sesle) indirin beni attan, o benim karım!!
- (Yerin sahibi olan ve Türkmen şapkasıyla dolaşan yaşlı adam) neyse şanslısın kızım diğer atlar tarafından çiğnenmedin..

Velhasıl ben ilk soru boynumda ağrı olup olmadığı şeklinde olunca ve ağrı hissetmeyince durumunun kısmen iyi olduğunu anladım. Sonra ayağa kalktım ve yürüyerek yüzümü yıkamaya gittim. Yüzüm, boynum, hatta ağzımın içi, her tarafım kum dolmuş. Yüzümü falan yıkadım tekrar restorana çıktım ama beynimde bir uğultu, hala olayın şokunu üzerimden atamamışım, adamın teki yanaştı:

- Kızım yanlış anlama ama aynı Erdoğan gibi düştün!!

Allahım yarabbim, nasıl yanlış anlamayayım derken biz geri dönüş yoluna koyulduk, sonra Alsancak Devlet Hastanesine acile gittik bacağımın röntgeni çekildi, kırık yok, ama bayramdan sonra ortopediye görünmemi ve diz bağlarımda bir sorun var mı yok mu göstermemi istediler. Oradan biraz havamız değişsin diye Starbucks'a gittik birşeyler içtik, İzmir piyasasına baktık ve eve geri döndük.

Sonra yattım ve başıma gelmiş olabilecek diğer kötü şeyleri düşünmekten bir süre uyuyamadım, ya çocukların bindiği atlardan birinde bu sorun yaşansaydı, ya düşerken başımı o ilk yanaştığımız duvara çarpsaydım, ya sürüklenirken ve bir taraftan da çırpınırken yüzümü de yaralasaydım. Ya dizimde kalıcı bir hasar oluştuysa ve yoga pilates gibi günlük hayatımdaki stresi ve duruş bozukluklarından kaynaklanabilecek fıtık gibi rahatsızlıkları önleyecek sporları bile yapamayacaksam. Ya süpermen gibi felç olsaydım....

Tabi bir de yılların verdiği alışkanlıkla kendime yüklendiğimi de belirtmeliyim; "Bu kadar gerilim bir hatun olmasaydım at da belki beni atmazdı" "O kadar insan ata bindi, bir tek sen düştün"...

Bu arada en çok kayınbiraderimin yardımı dokundu, sporcu insan,
bir de mango'dan aldığım deri montumun. Sürüklenme sırasında beni koruduğu gibi montun kendisinde de bir tek sıyrık yok..

Neyse şimdilik bu kadarla atlattım. Bugün ortopediye de gittim, vücudumun her tarafında oluşmuş, patlıcan moruyla yeşil arasında değişen çürükler dışında bir hasar yok gibi görünüyor.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Yeraltında İstanbul


İstanbul kültür turlarına dönüş yaptım bugün, uzun zamandır gitmeyi istediğim "yeraltında istanbul" turuna katıldım, Fest Travel'la...
Marmaray çalışmaları sırasında antik liman bulunduğundan beri tüm dünyayı heyecanlandıran yeraltı bizi de çok heyecanlandırmıştı, yeni kazılmış, keşfedilmiş bir sürü sarnıç gezdik,
Bir kısmı normalde giremeyeceğimiz hanların, apartmanların, dükkanların altında... Mesela bu resimdeki ünlü bir halı şirketinin bodrumu, burayı sergi salonuna dönüştürmüşler, bazıları restoran olarak restore edilmiş, bazıları ise bir demir doğrama atölyesinin çalışma yeri veya bir kahvehanenin arkası.
Bu şehrin güzelliği bu işte, hiçbir zaman bizi şaşırtmayı bırakmıyor.
Tam "talan edildi, hiçbir özelliği kalmadı" denirken muhteşem bir yönüyle bizi tekrar büyülüyor.
Üstelik de "sovereign risk"ine rağmen...
Yani Ankara tarafından ihmal edilmesine, sevilmemesine, talan edilmesine göz yumulmasına rağmen.
Ben zaten İstanbul hazretlerine büyük bir aşkla bağlıyım, öyle ki,
Bugün dolaşırken aklıma devamlı Roma'daki o adam geldi;
Roma'da kendimize restoran arıyoruz, hemen açıkgöz bir pazarlamacı bize yaklaştı, nereli olduğumuzu sordu. Biz de Türkiye deyince hemen "Ankara mı İstanbul mu?" diye sordu. İstanbul dedik, adam da "ah İstanbul dünyanın en güzel şehri, Roma ikinci" dedi.
Kısmen doğru, İstanbul dünyanın en güzel şehri, ama ikinci Roma mıdır tartışılır:)
Adama hiç şüphe duymadan inandım, çünkü sonra bizi daha hesaplı başka bir restorana götürdü:)
Bu arada da herkese profesyonel rehberlerle İstanbul kültür turlarını tavsiye ederim, yaşadığımız şehrin sadece sorunlardan ibaret olmadığını dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğunu görmek için...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Aklıma Gelen Başıma Gelse

Bu ara aklıma ne gelse, bakıyorum gerçekleşmiş. Mesela geçen hafta izinliyken Nişantaşı'na gitmem gerekti, bir gün önce şöyle düşündüm;

"Nişantaşı da o kadar sosyetik bir mekan ama doğru düzgün kaldırımı bile yok. Bizim sosyetik dilberler o eğri büğrü kaldırımlarda arzı endam etmek zorunda kalıyorlar, Şişli'de bile kaldırımlar yapılmışken Nişantaşı'nda neden kaldırım yapılmaz, anlamıyorum"...

Derken Nişantaşı'na gittim, bir de ne göreyim, Abdi İpekçi Caddesinde kaldırımlar yenileniyor:)

Şimdi "bu aklıma gelen de başıma gelsin" diye umutla düşünüyorum:

İstanbul Türkiye'nin turizm başkenti olsun!!!

26 Ekim 2010 Salı

İmam Bayıldı Tarifi

Gerçekten yemek tarifi vereceğimi düşünmediniz herhalde, "evde kaldım" triplerine takığım ya bayağı bir zamandır, yine o konuda yazacağım.

Bir sürü kızın 15 yaşına gelmeden okuldan alınıp evlendirildiği ülkemde, 30 yaş civarında olup da "evde kaldım" tribine giren kızların "zavallı" olduğunu düşünemeyeceğim. Benim şimdiye kadar tanıdıklarım, okumaktan, kariyer yapmaktan ve eğlenmekten evlenmeye vakit bulamamış gayet nitelikli hatunlar. Üstelik de kendileri de birçok erkek için "beyaz atlı prenses" olduklarından karşılarına çıkan fırsatlara da dudak bükerler.

Anlayamadığım şu. Bu kızlar "evde kalmak" gibi son kullanma tarihi geçmiş bir deyimi neden bu kadar benimser ve bu yaşlara geldiklerinde "evet ben de evde kaldım" ya da "ben evde kaldım ama senin için henüz vakit var, evlen kendini kurtar" moduna girerler. Üstelik de hayatta ondan duymam dediğim çok sağlam gördüğüm kaleler bile birer birer düşüyor,
artık "antika değeri var" diye mi düşünüyorlar, yoksa vintage modasına uyup anneannelerinin giydiği kıyafeti giymeye mi benzetiyorlar nedir.

Velhasıl işin tarif kısmı şurada; bir tarafta da millet ardı ardına evlendiğine göre gerçekten evlenmek isteyenlerin oturdukları yerden hayıflanmak yerine bir şeyler yapması gerekiyor. Öncelikle şunun farkına varılmasında fayda var; bu evlilik işi Beyoğlu'nda Hacı Abdullah'a gidip "bana bir güzel imam bayıldı lütfen" demeye benzemiyor. Gerçekten evlenmek istiyorsanız kolları sıvayıp imam bayıldınızı kendiniz yapacaksınız. Önce pazara gidip alışverişinizi yapacaksınız, eve gelip aldıklarınızı bir güzel yıkayacaksınız, soyacaksınız, pişireceksiniz, sonra yiyebileceksiniz.

Tabi işin püf noktasında aldığınız malzemelerin kaliteli olması yatıyor. Benim naçizane önerim; bizim hormonlu, dışardan bakınca güzel ama yediğinizde sağlığınıza zarar veren, pek birşey vaadetmeyen, zaten verebileceği pek birşeyi de olmayan, kara-kaba-kıllı sebzelerden güzel bir imambayıldı yapmaya çalışmak yerine Avrupa Birliği standartlarına uygun üretilmiş olanlarını tercih etmeniz...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Kim Evde Kalmış?

Bu "evde kalmış" kavramına fena halde takmış durumdayım.

Sanırım eskiden evde kızlar cam kenarında oturup koca bekliyormuş, gelip hiçbir koca onları almadığında da "evde kalmış" oluyorlarmış.

Bir de şimdiki dönemde etrafıma, çevremdeki bekar hatunlara bakıyorum. Hepsi her tatilinde bir turla yurtiçi ya da yurtdışı geziyor, hepsi hobilerine vakit ayırıyor, tiyatro, sinema, konsere gitmek onlar için rutin, "lüks" değil. Kazandıkları parayı diledikleri gibi harcıyorlar, kazandıkları paranın yetmeme sebebi, sosyal hayatlarının çok faal olması.

Sonra da 11 yıllık evli bir kadın olarak kendi hayatıma bakıyorum. Evlendikten sonra en büyük sıkıntılarından biri kocasını dışarı çıkarabilmek olan, çocuk doğurduktan sonra yıllarca eve tıkılmış, etrafındaki herkes hayatını yaşarken kendisi yıllarca gıptayla onları izlemiş bir kadın görüyorum.

Ve tüm bayanlara soruyorum, söyler misiniz yeni dünyamızda aslında kim evde kalmış;

Fıldır fıldır gezen bekar hatunlar mı,

İşten koştura koştura evdeki sorumluluklarına giden evli hatunlar mı?

Ben şahsen artık "evde kalmış" deyiminin evli kadınlar için daha uygun olduğunu düşünüyorum....

1 Eylül 2010 Çarşamba

KENDİ DUMANINDA BOĞULMAK

3 gün hollanda, üstüne iki gün de kişisel gelişim eğitimi beni benden aldı, bambaşka bir insan olma yolunda ilerleme istekleri doğurdu. daha önce de yazmıştım ya hollanda'da en çok insanların mutluluğundan etkilendim. pasaport kontrol memurundan oteldeki temizlikçiye kadar herkesin yüzünde bir tebessüm, siz ne sorarsanız sorun herkes gözlerinin içi gülerek cevap veriyor ve nezaket kuralları istisnasız uygulanıyor. üstelik bunu yapanlar da süper güzel insanlar, egoları yok gibi, kimse kimseye sinirlenmiyor, bağırmayı bırakın kaşlarını bile çatmıyor:) onlardan çok etkilenip de kişisel gelişim eğitimine katılınca, yeni planınız ne diye sorduklarında hemen atlayıp "sinirlerimi aldırmak" diye yazdım. bu ne demek, yani kendimi kendi dumanımla boğmayacağım.

şunu farkettim, aslında etrafımda olup biteni, insanların benimle ilgili algılarını, sonra bana davranışlarını ve onların belki de kaderimi etkileyecek kararlarını benim düşüncelerim oluşturuyor. ne demek istediğimi şöyle açıklayayım; mesela birinin kadınlara karşı önyargılı ve öntavırlı olduğunu düşünüyorum diyelim, ben de bir kadınım, ondan sonra onun ne söylediğini ben "onun benimle ilgili önyargıları" olarak algılıyorum ve ona göre cevaplar veriyorum. ve aslında onun önyargısı olmayan ve benim önyargım olan kısım bir zaman sonra onun gerçekten bana karşı tavırlı olmasına sebep oluyor. dolayısıyla şöyle bir karar aldım, karşımdakinin ne düşündüğü, ne söylediği ve hatta bana nasıl davrandığı onu bağlar, ama onun ne düşündüğünü düşündüğüm ve karşılığında nasıl davrandığım ise benim sorunum. yani zat-ı muhterem gerçekten kadınlara karşı önyargılıysa bu onun sorunu olur ama ben onun kadınlara karşı önyargılı olduğunu düşünüyorsam bu artık benim sorunum olur. üstelik de sorunlarımın çoğu ve insanların beni algılayışlarındaki negatifliklerin bir kısmı aslında benim kendi kafamda kurduklarım. birşeyler oluyor, ben içimde negatif düşünceler oluşturuyorum, yani yangınlar çıkartıyorum, sonra o düşüncelerin zehirli dumanlarında neşemi ve akıl sağlığımı bozuyorum. oysa sakin bir insan, bende travma yaratabilecek durumları bile avantaja dönüştürebilir.

bu bağlamda bazı şeyleri kendime yasakladım;
negatif düşünceler,
önyargılar,
kaş çatmak gibi mimikler...

dolayısıyla sorunlarımı çözmek için "çekim yasası" kararları aldım. aslında tanıdık olmayan birşey yok değil mi, yıllardan beri böyle kitaplar okuyoruz, eğitimler alıyoruz, filmler hatta çizgifilmler izliyoruz. ama bu aynı diyet yapmak gibi. önemli olan bilip uygulayamamak, ya da başlayıp sonunu getirememek değil, önemli olan bunu içselleştirebilmek, yaşam tarzı haline getirebilmek.

herkes böyle düşünüyor tabi ve bu kararlarımı açıkladığımda ve etrafımdakileri "kaşlarımı çattığımı görürseniz beni uyarın" diyerek örgütlemeye çalıştığımda herkes "evet çok güzel, bahar yine birşeye kafayı takmış, hadi hayırlısı, bakalım ne kadar sürecek" diye düşündü, ya da ben öyle düşündüklerini düşündüm:)

ama yine beni tanıyanlar biliyor ki, ben yedi sene boyunca diyet yaptım ve artık az yemek yemek, spor yapmak hayat standarıdm haline geldi, sigarayı bırakacağım dedim, kendime bir takvim oluşturdum ve 3,5 yıldır sigara içmiyorum. bütün bunlar sağlıklı yetişkin olma planımın parçalarıydı, şimdi de buna karar verdim. bu kararları aldığımdan beri beni normalde strese sokacak, hırslandıracak hayat akışım aynı şekilde devam ediyor, ama benim algılayışım değişti, yangın tedbirleri oluşturdum. ayrıca yeni bir aksiyon da aldım ve birkaç yıldır konuşmadığım birisine ilk adımı attım.

tabi yardıma ihtiyacım olmayacak değil... millet, beni, kaşlarımı çatmış görürseniz veya standart mevzuları aşırı tepkili yorumlarken veya negatif düşünceler içerisinde görürseniz uyarın, çünkü yeni takıntım bu, kendi içimde yangınlar başlatıp zehirli dumanlarında neşemi ve akıl sağlığımı boğmayacağım.

22 Temmuz 2010 Perşembe

bonjour madame

Fransızca hiç ilgimi çekmemişti.
İlk defa yurtdışına gideceğim zaman da aklımda hiç Paris'e gitmek yoktu.
Gitmediğim ama merak ettiğim o kadar yer varken bir de tekrar Fransa'ya gitmek mantıklı mıydı sanki.
Ya da Time dergisinin "why France is different" başlığı ilgimi çeker miydi.
Peugeot kullandığım dönemde "tipik Fransız işte, görüntü güzel ama teknik zayıf" dememiş miydim.
ama bu ilkbahar tüm bakış açım değişti.

ve eğer ilk büyülenme şokunu atlatamadan beni tur otobüsüne bindirmeselerdi muhtemelen cannes sokaklarından, yapıştığım ve "buradan hiçbir yere gitmem!!!!" diye bağırdığım yerden beni kazımaları gerekecekti.

cote d'azur böyle bir yer.

velhasıl şu olayı anlatmadan geçemeyeceğim.

ekstra tur alıp st tropez'ye gittik, sokaklarında, sahilinde yürüken buraya dünya sosyetesini ne çekmiş bayağı kafa yordum, hatta arkadaşlarla "st tropez'de hiçbir hikaye yok ama yine de adamlar dünya sosyetesini buraya çekmeyi başarmışlar, bu da adamların turizm konusunda dahi olduklarını gösterir" falan diye düşünmeden edemedik.

o gün de oranın pazarı varmış, biz de kendi kültürümüzden aşiyan olduğumuz pazar alışverişine daldık, hatta alışverişe kendimizi fazla kaptırıp arkadaşlarla birbirimizi kaybettik. neyse ben tanesi 5 eurodan 2 adet bikini aldıktan sonra pazardan çıktım ve dedim ki "en iyisi st tropez sokaklarında biraz kaybolayım" ve kayboldum gerçekten. küçük bir yer ama tur buluşma saatine geç kalmamam lazım. park gibi bir yere geldim, önce oturan bir kişiye sormak istedim, o bilmiyormuş, karşıdan iki tane bayan polis geliyordu, onlara sormaya karar verdim ve turist olduğumu anlasınlar diye "sorry" dedim.

işte ne olduysa o anda oldu. bayan polislerin ikisi birden bana "asker selamı" vererek "bonjour madame" dediler. neye uğradığımı şaşırdım desem? bu ne kibarlık kardeşim, ben bir türk kadını olarak farklı amaçları olan erkeklerden bile böyle bir kibarlık görmedim.
hani "fransızlar ingilizce bilseler bile konuşmazlar" derler ya, alakası yok. hepsi ingilizce konuşamıyor, bir kısmı da ağır bir fransız aksanıyla ingilizce konuştuğu için ingilizce mi konuşuyor, fransızca mı anlaşılmıyor. ama bu polislerden biri iyi ingilizce konuşuyordu ve diğeri hemen yol tarif etme işini bu arkadaşına bıraktı, hatun bana yolu bir güzel tarif etti. ben de büyülenmiş bir şekilde yola koyuldum ama şimdi düşünüyorum da o polisle bir fotoğraf çektirseydim süper olurmuş. hiç beklemediğim bir yerde hiç beklemediğim bir şekilde yakalandım.

bu arada artık turizmle ilgilenen bütün türklerin ve hatta irili ufaklı tüm belediyelerin başkanlarının fransa'yı en az bir kere ziyaret etmesi gerektiğini düşünüyorum. kafası çalışan, bu ülke nasıl kalkınır diye düşünen insanların da en az bir kere gitmesi lazım. sanatla milliyetçiliğin bir araya geldiğinde ne muhteşem bir hal alabileceğini tekrar hatırlamamız açısından önemli. hani biz eşi benzeri olmayan yalılarımızı yakıp, yıkıp iğrenç cumhuriyet mimarisinde apartmanlar veya "en kötü ihtimalle" otoparklar yapmışız ya, elin fransızı her bir binasının kıymetini nasıl bilmiş anlatamam. bizde tarihi binalar metruk halde dururken paris'te tarihi binalar birer inci gibi parlıyor.

fransa turizm gelirinde dünyada birinci, amerika onu takip ediyor, ara sıra da geçiyor. amerika'ya henüz gitmedim ama benim anlayabildiğim kadarıyla fransa'yı birinciliğe taşıyan coğrafi yapı, tarihi eser, denizlerin güzelliği vs değil. fransızları birinciliğe taşıyan insan kalitesi.

bizim de ilk yapmamız gereken kendimizi düzeltmek olmalı...