6 Temmuz 2013 Cumartesi

Kısa kısa

 


İki saat kadar önce işte ara verdim. Arkadaşımı beklerken aklımda bir yazı şekillenmeye başladı. Hatta düşünce hızıyla giriş ve gelişmeyi oluşturup düzenledim bile.  Hatta kafamda oluşturduğum yazı çok hoşuma gitti ve "bunu yazıya döküp yayınlamalıyım" dedim. Hatta "çok yoğunluktan yazmaya fırsat bulamıyorum" karamsarlığından çıktım, aralarda kısa kısa yazma kararı aldım. O sırada  arkadaşım geldi, başka şeylerden konuşmaya başladık. Bütün bunlar iki saat önce oldu. Birsaat kadar önce "ben ne yazacaktım" diye düşünmeye başladım, hala bırakın taslağı konuyu bile hatırlamıyorum. Alzheimer başlangıcı mı var ne:) 
Demek ki neymiş, kesinlikle hafızama güvenmemeliymişim...


22 Haziran 2012 Cuma

UYKUSUZ

Kafamda çok fazla cevaplanamamış soru var.
Üstelik soruların üreme kaabiliyeti varmış, daha bir kısmını bile cevaplandıramamışken sorular çoğaldıkça çoğalıyor, bir soru geliyor, peşinden arkadaşları. Soru işaretlerinden oluşan karanlık bir odada benliğimi kaybetmiş gibiyim. Beynimde bir uyuşukluk, bir uğultu, sağlıklı düşünemiyorum, bir an düşünebildiklerimi bir an sonra unutuyorum.
Tam da bir yetişkin olduğumu düşündüğüm sırada yeni ergenliğe girmiş gibi neyin kafa karışıklığı ki bu? İşin kötü tarafı hala kendimi düşünerek hareket etmiyorum, düşüncelerimi, hatta duygularımı bile başkalarının yönettiğini hissediyorum.
Uyumak zorunda olduğumda uyumak istemiyorum, uyanmak zorunda olduğumda uyanmak istemiyorum.
En çok ihtiyacım olan şey heyecanlarımın fitilini ateşleyecek bir kıvılcım, küçücük birşey..
Peki o şey karşıma çıktığında, hayatın beni birkaç yerden bağladığı halatlardan kurtulup hayallerimi hayata geçirebilecek miyim?
Peki benim hayalim ne?

2 Şubat 2012 Perşembe

Duygu, İlham...

Her akşam olduğu gibi işten çıkıp eve doğru yürümeye başlıyorum. "Bu cadde bana hiç keyif veren bir yürüyüş güzergahı değil" diye düşünerek bir çırpıda ikinci caddeye dönüyorum. Birkaç dakika içindeyse Şişli Terakki'nin köşesinden dönüp bizim sokağa giriyorum. Duygu ve İlham beni orada bekliyorlar her zamanki gibi, ikisi de yanıma gelip benimle yürümeye başlıyor.

Onlar sayesinde "O yazı" kafamda canlanmaya başlıyor, önce fikir geliyor aklıma, sonra yavaş yavaş taslak oluşmaya başlıyor. Her attığım adımda biraz daha coşuyorum, cümleler zihnimde şölen oluşturmaya başlıyor. Duygu o sırada koluma giriyor, birlikte daha hızlı yürümeye başlıyoruz sanki. Sokak da güzel bir sokak, biraz karanlık ama, İlham'ın da Duygu'nun da neden bu sokağı sevdiğini anlayabiliyorum. Kışın, yılbaşı zamanında en güzel hali, ağaçlar falan süsleniyor, her taraf ışıl ışıl. İlkbaharda da çok güzel bahar dalları oluyor, her gün fotoğraf makinemi alıp hangi ağaçtaki çiçeklerin fotoğrafını çeksem diye düşünerek yürüyorum.

İlham'ın yakışıklı yüzüne bakıyorum, tüm çekiciliğiyle bana gülümsüyor. Sonra Duygu'nun güzel yüzüne bakıyorum, bu kıza da her şey  yakışıyor, öfke bile, ama en güzel hali İlham'ın yanındaykenki hali sanki... Birlikte kahkahalar atıyoruz, düşünce bazında. Hep beraber bir mutluyuz bir mutluyuz. İşte o anda diyorum ki, keşke şu halimi şu anda kaydedebilsem, tüm düşüncelerimi.. Bir an önce eve ulaşmak istiyorum, bilgisayarımı açıp tüm fikirlerimi yazmak istiyorum.

İşte ev, anahtarla önce apartmanın kapısını açıyorum, bir dakika sonra da evin. İçeri girer girmez, beni bekleyen erkek güzeliyle bakıcı aynı anda konuşmaya başlıyorlar. Bakıcı bir an önce çıkıp gitme fikrinin coşkusuyla bana günün raporunu vermeye başlıyor, erkek güzeli de annesini görmenin coşkusuyla bir dakikada en fazla "anne" deme rekoru kırmaya başlıyor. Duygu ve İlham çekimser kapının önünde bekliyorlar. Ben iş kıyafetlerimi çıkarıp ev kıyafetlerimi giyiyorum. Her ne kadar yıllar içerisinde bu ev kıyafetlerinin şıklığı konusunda bayağı aşama kaydetmiş olsam da Duygu da İlham da beni ev kıyafetleriyle görmeyi sevemedi bir türlü, "hadi biz kaçtık" diyerek kaşla göz arasında kayboluyorlar. İşte gitti ilham perilerim. Ben de zaten sorumluluklarımın etkisi altına giriyorum. Nihayet bilgisayarın başına oturabilme fırsatı bulabildiğimde ne Duygu kalmış oluyor ne de İlham.

Sokaktaki fikirlerimi hatırlamaya çalışıyorum, artık eskisi gibi güzel gelmiyorlar bana, Duygu gitmiş ne de olsa. İkisini de çok seviyorum da zamanlamalarımız bir türlü tutmuyor sanki. Ben düzenli bir hayat yaşamak zorundayım, yoksa gücümü kaybederim, tüm sorumluluklarımın altında ezilirim. Kendime ait zaman ayırmaya çalışabildiğim zaman da evdekiler uyuduktan sonra olabiliyor ama benim de uykum var, uyumam da lazım ne de olsa. Ama Duygu'yla İlham öyle mi, gençler dinamikler, yirmi dört saat yaşıyorlar hayatı. "Hadi hadi coşma zamanı" diye uğradıklarında ben sorumluluklarımdan sıyrılıp bir anda ayak uyduramıyorum ki. Sanırım rüyama da giriyorlar, ama ben yorgunluktan öyle derin uyumuş oluyorum ki rüyalarımı da hatırlamıyorum. Yine de hep yanımda olsalar keşke.

Bir de Güven var, soyadı Öz. Hem yazarken hem fotoğraf çekerken üçünü de hep yanımda istiyorum.
Cep telefonu gibi olsalar keşke, çantama koysam üçünü de, hep yanımda taşısam...

Aşağıdaki not da evdeki perimden:)
Yağız'dan NOT: Annemin dediklerini unutun. İpad kaçakçılığı için bu :). Nağberr!! Hayalperest annem Baharrr!! :)))) Yağız sadece notu yazmıştır. Zaten bi anlamı yok. D: Rüyalarını anlatıyo bana

29 Ocak 2012 Pazar

Ahhhh Kader Ahh...


Ben kaderiyle barışamayanlardanım. hayatımın hemen hiçbir devresinde kendimi şanslı hissetmedim. Bir şeyleri kendi başıma başarmaya çalışırken kaderimin desteğini hiç hissedemedim, zat-ı şahaneleri hep önüme engeller koydu. Burada bana neler yaptığını anlatma işine girmeyeceğim, çünkü hikaye taaa doğumuma kadar gider, hem de yaz yaz bitmez. Sadece son zamanlarda farkettim ki, kaderim aynı zamanda benimle muhabbet halindeymiş ne zamandır. 

Bana şimdiye kadar söylediklerini düşünüyorum da aslında zırvalamış, aslında kaderim beni hiç mi hiç tanımıyor,  hiç mi hiç önemsemiyor. Aynı zamanda manipülatif, dediğim dedik çaldığım düdük birşey. Şimdiye kadar yorumlarını bana kendi kimliğini kullanarak  iletmiş olsa ben de onu sallamayacaktim. Ama öyle kalleş ki, bana söylediklerine inanmam icin hep sevdiklerimi kullaniyor. Bazen annem oluyor, bazen kardeşim, kocam, arkadaşlarım.... Bir bakıyorum, normalde bunu söylemeyecek insanlar bir anda içlerine benim kaderim kaçınca inanılmaz yorumlar yapmışlar. Sonrası da daha komik, bazen aradan zaman geçtiğinde sevdiklerime beni düşünmeden benim aleyhimde sonuçlanabilecek bu kadar kuvvetli yorumlar yaptıkları için sitem ettiğimde de şaşırarak görüyordum ki, karşımdaki bunu hatırlamıyor bile. Şimdi düşünüyorum, hatırlamamaları normal, çünkü onu söyleyen sevdiğim insan değil ki, kaderimdi...

Kadere karsi işlediğim tek suç ise talepkar olmak. Şu hayatta hep daha kaliteli bir hayat yaşamak icin uğraştım. Elimde beni kuvvetli kılan değerlerim dengeye düşkün olmam ve hırslı olmamdı. Ama kader ne yaptı, hep benimle dalge geçti, yetmedi, baktı yılmıyorum tenkit etti, bakti sallamiyorum, tehdit etti, bakti yine olmuyor ajitsyonu denedi. 


Şimdiye kadar bana neler söylemedi ki. Ne sosyete ozentiligim kaldi, ne de çocuğumu sevmediğim. Bana söylediklerine bakiyorum, kader beni ne tarafa yönlendirmeye çalışmış diye. Eger sevdiklerimin ağzından söyledigi herşeyi dinlemis olsaydım, üniversite okumamış, lise mezunu, mandıracının tekiyle evlenmiş, en az iki çocuk doğurmus, takriben seksen kilo, genç yaşında kalp, şeker, tansiyon üçlemesiyle tanışmış, günden güne koşan butlu bir kadin olmuştum. Peki bu ben miyim, hiç alakasi yok.

Ben evet bu güne kadar çalışarak çok şey elde ettim ama kaderle takışılmıyor iste. Hep önüme engeller çıkardı, ve genç yaşımda beni yordu. Simdi bir sürü şeyim var ama ayni zamanda uyuşmuş gibiyim. Herşeyin anlamini kaybettiği, hicbir şeyin tat vermediği bir süreçten geçiyorum. Tabi bu böyle devam etmeyecek, ben toparlanacağım, kendime geleceğim ve koşmaya devam edeceğim. Koşarken önüme çıkardığı engellerin üzerinden atlarken herseye rağmen kaderime gülümseyeceğim, bu onu çıldırtacak olsa da.

Simdi kaderciğim artık kimi kullanırsan kullan, yanlış yunluş yönlendirmelerine kulaklarım tıkalı. Eğer problemlerin varsa ve acısını benden çıkartıyorsan da sana başka hobiler bulmanı önerebilirim. Senden bir ricam var, madem iyi birşey söylemeyeceksin, lütfen sus hiçbirşey söyleme....


26 Ocak 2012 Perşembe

29 Kasım 2011 Salı

Tercih

Gözlerini açtı. Yıldızlarla bezenmiş parlement mavisi gökyüzüne baktı.

Herhalde yatar durumdaydı, doğrulmaya yeltendi. Bu hareketiyle birlikte yıldız sandığı ışıklar yandı ve ortam aydınlandı. Parlement mavisi gökyüzü sandığı da aslında tavandı, bulunduğu yer bir odaydı. Etrafına baktı, karşısında bir kapı, yatağın kenarında makineye benzer şeyler vardı, ama hiçbirşey tanıdık değildi. Kim olduğunu, buraya nasıl geldiğini hatırlamaya çalıştı, ama hiçbirşey hatırlamıyordu. Yataktan kalktı, birkaç adım atınca duvar sandığı şeyde hareket eden bir bayan gördü, o tarafa yöneldi. Biraz yaklaşınca farketti ki bu bir aynaydı ve gördüğü bayan kendisiydi.

Dikkatle kendisini inceledi. Yüzü biraz tanıdık gibiydi, ama boyunun böyle uzun olduğunu hatırlamıyordu sanki, başka birisinin vücudunun üstüne yüzü fotomontaj yapılmış gibiydi. Kumral, kahverengi gözlü, ince kemikli, uzun boylu, güzel bir kızdı, 20li yaşlarda olmalıydı. Aynadaki görüntüsü de birşeyler hatırlamasına yardımcı olmamıştı. Hala hiçbirşey hatırlamıyordu, üstelik etraftaki hiçbir obje de ona aşina gelmiyordu. O sırada kapı açıldı, içeri dünyalar güzeli bir kız girdi, sarışın, mavi gözlü, uzun boylu. İçten bir gülümsemeyle "Raha, demek kendine geldin. Ben Lia, burada kaldığın süre boyunca her türlü ihtiyacınla ilgili yardımcı olacağım" dedi.
"Raha mı? Adım bu mu?" dedi endişeyle. "Ne oldu bana, neredeyim?" sorularını soramadan içeri birisi daha girdi, inanılmaz yakışıklı bir adam. 30lu yaşlarda olmalıydı, kumral, mavi gözlü, uzun boylu. İsminin Keni olduğunu, Raha'nın bir süredir burada bulunduğunu, bulduklarında bilincinin kapalı olduğunu, ama artık kendine geldiğini, kısa bir süre içinde normal hayatına dönebileceğini umduğunu söyledi. Raha hala sersemdi, ama artık endişeli olduğu söylenemezdi. Bu kadar güzellik karşısında artık hissettiği endişeden ziyade tatlı bir şaşkınlığa dönüşmüştü. Biraz daha uyuması gerektiğini söyleyen Lia kendisine sakinleştirici bir hap verdi ve biraz daha uykuya daldı.

Uyandığında gün doğmuştu, ayağa kalkıp cama gitti, dışarı baktı. Burası bembeyaz bir yerdi; yerler bembeyaz, yollar, binalar bembeyaz, sadece aralardaki bitkiler ve çiçekler renkliydi. Büyük bir şehir olmalıydı, bayağı uzunca bir mesafede binalar, arabalar, insanlar vardı. Hiç böyle bir yer görmüş müydü hayatında yoksa herşeyi unutmuş muydu. Sanki böyle muhteşem bir manzarayı daha önce görmüş olsa hayatta unutmazdı gibi hissetti. Şimdiye kadar gördüğü hiçbir şey, hiç kimse birşey hatırlamasına yardımcı olamamıştı ama hepsinin ortak bir özelliği vardı, buradaki herşey ve herkes muhteşem güzeldi. Lia, Keni, binalar, çiçekler olağanüstü güzeldi. Mutlulukla derin bir nefes aldı, eğilip pencere kenarındaki çiçeği kokladı, tam o sırada küçük bir kuş geldi, pervaza kondu, onun gözlerinin içine bakarak şakımaya başladı, sanki hoşgeldin Raha diyordu. Raha kuşa gülümsedi, dışarıdaki mutluluğun odasına dolması için camı açık bıraktı.
.

Gözlerini açtı, birkaç gündür aynı merkezdeydi, ama artık durumu bayağı iyileşmişti, Keni hava alması için ve belki de hafızasına yardımcı olur umuduyla onu bugün şehir turuna çıkartacaktı. Diğerleriyle birlikte keyifli bir kahvaltı yaptı, sonra onlardan ayrılıp odasına geldi. Üzerindeki merkez kıyafeti bile güzeldi aslında, ipekli gibi bir kumaştan tiril tiril bir elbiseydi ama o Lia'nın verdiği elbiseyle şehir turuna çıkmak istemişti, hem üzerinden, artık ne merkeziyse burası, merkez havasını atmış olacaktı, hem de kendisini bu şehirden birisi gibi hissedecekti.

Keni arabada bekliyordu, Raha arabaya baktı, tekerlekleri olmayan, yerden 10 cm kadar yukarıda duran, iki kişilik bir arabaydı bu. Birlikte şehirde dolaşmaya başladılar, bir tane çirkin insan, bina, hayvan, ya da bitki görmedi. Tam tersi her gördüğü yeni şeyin güzelliğiyle büyüleniyordu. Şehrin kendisi düzlüktü, deniz kenarındaydı ve hava devamlı sıcaktı, ama bunaltan sıcak değil, tatlı sıcak. Günde sadece 3 saat hava kararıyordu, insanlar günü çalışarak, gezerek, eğlenerek ve denize girerek geçiriyordu. Ayrıca şehir dev bir kaplıca gibiydi, her tarafta, merkezlerin bahçelerinde, parklarda kaplıca havuzları vardı, beyaz traverten havuzun içinde turkuaz şifalı sular muazzam bir görüntü oluşturuyordu. Nüfusun büyük kısmı gezegenin sıcak tarafında toplanmıştı ama, anlayabildiği kadarıyla gezegenin her yeri eşit değildi, ufak bir kısmı da kışı yaşıyordu ve insanlar gezegenin bu kısmını da kış tatilleri için kullanıyordu. Konu kış kısmına gelince "Ben almayayım" dedi Raha, her zaman sıcak sevmişti. Sistemle ilgili birkaç soru sordu Raha, insanlar ne iş yapıyordu, nasıl para kazanıyordu, eğlenmek için ne yapıyordu. "Hepimiz aynı işi yapıyoruz aslında tasarımcı mühendisleriz, sadece uzmanlıklarımız farklı" dedi Keni. "Peki sen neyi tasarladın" diye sorunca Raha, "Mesela seni tasarladım" dedi Keni.
Merkeze dönünce büyük bir heyecanla Lia'ya gördüklerini anlatmaya başladı. Lia, hatırlamasına yardımcı olması için onu konuşmaya teşvik ediyordu, sorular sormaya, Raha'yı düşündürmeye çalışıyordu. Ama yine aynı şey olmuştu, Raha anlattıkça anlatıyordu ama Lia onun anlattıklarından bir kısmını anlamıyordu. Mesela Raha "Burası cennet gibi bir yer" dediğinde Lia gülümsemişti ama "cennet" ne demekti ki? Ya da "Burada çirkin hiçbir şey görmedim" "Siz hiç yorulmuyor musunuz" "Çocuklarınızla..." gibi cümlelerde hiç bilmediği, hiç duymadığı kavramlar vardı, çirkin, yorulmak gibi. Raha da Lia'nın bazı kavramlarda afalladığını farkediyordu, ama Keni her söylediğini anlıyordu.
.

Birkaç ay geçmiş olmalıydı, burada zamanın çok da önemi yoktu, yapılması gereken işlerle ilgili zaman kavramı kullanılıyordu ama ay, yıl, yüzyıl gibi kavramlara sanki ihtiyaç yoktu. Raha hastane gibi kullanılan merkezden çoktan çıkmıştı, ev, ikametgah gibi kullanılan başka bir merkeze yerleşmişti. Artık buradaki hayata tamamen alışmıştı. Hala merkezde gözlerini açtığı andan öncesine ait hiçbirşey hatırlamıyordu ama sanki başka bir yerden gelmiş gibi konuşmayı, hissetmeyi de bırakmıştı, tamamen buraya aitti, hep burada yaşamıştı. "Peki ben ne tasarlayacağım" dediğinde birkaç test yapılmış ve sonra haberleşme tasarımcısı olduğu anlaşılmıştı, o da hemen işe koyulmuştu. Çalışıyor, çalıştıkça mutlu oluyor, iş çıkışı denize giriyor, denizle güneşle şarj oluyor neredeyse uykuya gerek bile kalmıyordu. Bazen de evin avlusundaki kaplıca havuzuna giriyordu, Keni ve Lia'yla arkadaşlıkları devam ediyordu, bu arada yaşam merkezi ve iş merkezindeki müthiş insanlardan da büyük bir kısmıyla arkadaştı. Hayat çok güzel, herşey çok güzel diye düşünmeyi de bırakmıştı, güzellikleri içselleştirmişti.
.

Gözlerini açtı. Hala nefes nefeseydi, gördüğü kabusun etkisi devam ediyordu. Çığlık atarak uyanmıştı herhalde, Keni ve Lia da uyanmış şaşırmış ve meraklı gözlerle kendisine bakıyordu. Alnındaki terleri silerek "Bir kabus gördüm" dedi. "Tabut ya da mezar gibi karanlık bir yerdeydim, uzaktan 'anne' diye bir ses duydum. Biraz bakınca uzakta ışık gibi birşey gördüm, ses oradan geliyordu. O ışığa doğru yürümeye başladım, ben yürüdükçe ışık aynı hızda uzaklaşıyor gibiydi, ben de koşmaya başladım, ışığa yaklaştım yaklaştım, bu arada 'anne' sesi de daha yakından duyulmaya başladı. Tam yaklaştım derken karanlığın derinlerine doğru düşmeye başladım, ışıktan hızla uzaklaşarak". Rüyayı anlatan kendisiydi ama ne anlama geldiğini kendisi de bilmiyordu, cevap arayan gözlerle Lia ve Keni'ye baktı. Lia da aynı soru soran gözlerle kendisine bakıyordu, yine aynı şey olmuştu, daha önce hiç duymadığı bir sürü şey vardı Raha'nın anlattıklarında, kabus, tabut, mezar, anne?? Raha ve Lia birlikte Keni'ye baktı, Keni'nin her zaman huzurlu ve neşeli bakan gözleri kararmıştı. Sanki aradığı tüm cevaplar, bu rüyanın tam olarak ne demek olduğu Keni'de mevcuttu.

Yanılmamıştı. Cennet gibi dediği bu yer, ait olduğu yer değildi. Keni "seni tasarladım" derken aslında yeniden tasarladım demek istemişti. Aslında başka bir hayatı vardı, tam olarak hatırlayamasa da. Ölmüş müydü, artık geri dönüşü yok muydu? Cevaplar Keni'deydi. Bir proje vardı, yeni bir proje. Buraya ait olmayanlar bir şekilde buraya açılan kozmik bir kapının önünde bulundukları zaman alınıp uyarlama programına tabi tutuluyordu. Şimdiye kadar boyut kapısının önünde çok kişi bulamamışlardı ama buldukları arasında en iyi uyumu Raha sağlamıştı. "Hafızana dokunmadık ama, hatta biz de senin hatırlamanı umuyorduk" dedi Keni.

Raha yeni yeni birşeyler hatırlamaya başladı. Bir kaza geçirmişti, sonrasını hatırlamıyordu ama dünyada evli olduğunu, 8 yaşında bir oğlu olduğunu hatırladı, gözünde yaşlarla. Kocasını düşündü, ne yapıyordu, üzülmüş müydü, geri dönmesini istiyor muydu? Oğlunun her zaman neşeli, hayat dolu yüzü, güzel mavi gözlerini hatırladı ve gözyaşlarına boğuldu. Keni müdahale etmedi, kendi dünyalarında çocuk doğurma diye birşey yoktu, çocuk merkezleri vardı, çocuklar orada, bir nevi, üretiliyordu. Dünyayla, insanlarla ilgili araştırma yaparken evlat sevgisi diye birşey okumuştu ama ne kadar güçlü olabileceğini tahayyül edemezdi, Raha'nın bu halini görene kadar.

Biraz sakinleşince "Nasıl geri dönebilirim" dedi Raha. Burada gözlerini açtığı andan itibaren gördüğü herşeye tanıdığı herkese hayran kalmıştı ama artık burada kalamazdı. "Birkaç başarılı geri döndürme işlemi yapmıştık" dedi Keni. Aslında Raha'ya çok alışmıştı ama biliyordu ki burada kalırsa mutlu olamayacaktı. Raha da buraya çok alışmıştı, dünyadayken hayal ettiği herşey buradaydı. Hep güzele düşkün bir insan olmuştu. Akşamları işten eve giderken gördüğü çirkin çirkin binaları nasıl güzelleştirilebileceğiyle ilgili kafa yorardı, işi bu olmadığı halde. "Sana biraz zaman tanıyalım, gerçekten dönmek istiyor musun, biraz düşün" dedi Keni. Çok düşünmesine gerek yoktu, kesin kararını Keni'ye söyledi, "Birşey daha lütfen, geri döndüğümde buraya ait hiçbir şey hatırlamak istemiyorum, yoksa devamlı tercihimi sorgularım ve mutsuz olurum". Bunu da yapabilirdi Keni, "Tamam"" dedi kısaca.

Herkesle vedalaşması uzun sürdü, hazırların tamamlanması da. Birkaç gün sonra yeniden ilk geldiği merkezdeydi. Bir şırınga ilaç, herkese tekrar baktı, Lia ve Keni'ye tekrar veda etti. "Lütfen bizim dünyamıza da gelin, güzelliklerinize bizim dünyamızda da çok ihtiyaç var dedi." Lia ilacı enjekte etti, Raha gözlerini kapadı.
.

Gözlerini açtı. Komaya girdiğinden beri her okul çıkışı yanına gelen ve annesinin iyileşmesi için dua eden oğlu da yanıbaşındaydı. "Anne!" diye coşkuyla bağırdı, annesine mutlulukla sarıldı. O sırada kocası da odaya girdi. Hep birlikte ağladılar. "Ne kadar zamandır komadayım" dedi, "5 gündür" cevabını alınca nedense biraz şaşırdı, neden bilmiyordu ama daha uzun zaman geçmiş gibi hissetmişti.
.

Bir süre sonra malum sorular geldi "Ne hatırlıyorsun? Karşı tarafa geçtin mi?"
Bunu uzun süre hatırlamaya çalıştı, hatırlaması çok enteresan olurdu ama nafile, sadece bir büyük boşluk vardı o zamana ait...

19 Ağustos 2011 Cuma

Şeytanın Bacağı Kırıldı

Şimdi fotoğrafçılık kulübü değerlendirme toplantısından geldim.



Toplantıya aç, hasta ve halsiz başlamıştım.

Herkes fotoğraflarını toplantıdan önce hocaya göndermişti ve fotoğrafları hoca tarafından bir elemeye tabi tutulmuştu, ben göndermemiştim.

Elimde fotoğraflarımın olduğu cdmle toplantı salonuna ilk giden kişi oldum, hocalar gelmişti, ben de selamlı sabahlı bir girizgahı bile unutarak cdmi hemen hocalara verdim. Onlar da "biz daha önce gönderilen fotoğraflardan derleme yapmıştık, belki toplantı sonunda bakarız" dediler ama hemen cddekileri de bilgisayara aktarıp hızlıca bir gözatmayı ihmal etmediler, bakarken de "güzel kareler var" yorumu yaptılar.

Sonra salon yavaş yavaş doldu, toplantı yapıldı, kararlar alındı, en son olarak da gönderilen fotoğraflardan hocalardan birinin derledikleri, proje başkanı hocaya sunuldu. Alfabetik sırada bir baktım "b" harfinde benim fotoğraflarımdan biri çıktı. O anda heyecandan sanırım kan beynime sıçradı, bir süre idrak kaabiliyetimi kaybettim. "Nasıl yani dandik fotoğraflarım da dahil tüm cddekiler mi gösterilecek" derken anladım ki hızlıca bakılan birkaç fotomdan 5 tanesi seçilmiş. Üstelik bir tanesi ilk gittiğim gezideki en acemi fotoğraflarımdan biri, Rumeli Hisarı. Bir başkası, Bebek'te çektiğim Mısır Konsolosluğu önünde denize giren çingeneler fotoğrafım da salonda genel olarak çok merak uyandırdı. Ama en önemlisi proje danışmanı hoca o fotoğrafa bakarken "Ara Güler'in 50 yıl önce çektiği fotoğraflara bugün hala bakıyoruz, 50 yıl sonra da bu fotoğrafa bakıyor olacağız" dedi. İnanabiliyor musunuz beni Ara Güler'le karşılaştırdı...

Ben bir süreliğine koptum doğal olarak, sonra diğer kişilerin gerçekten harika fotolarıyla kendime geldim. Diğer fotoğraflar muazzamdı gerçekten, hocalar da bir kısmı için "yarışmada derece alır" "harika fotoğraf" falan dediler, ama ben, benim fotoğraflarım için böyle yorum yapmamış olmalarına zerre üzülmedim, mutluluğum biraz bile azalmadı. Hala bile deli heyecanlıyım, makinamı kapıp deniz kenarına koşasım var.

Üstelik de cddeki diğer çekimlerime de sonradan bir bakılacak, bir sonraki değerlendirme toplantısına başka fotoğraflarım da çıkabilir, mesela bu ağlar fotoğrafım...
Velhasıl bende ne halsizlik kaldı ne de hastalık. Adımlarım bile yerçekimine bir miktar karşı koymuş biraz havalanmış gibi:)

Heeyyt be! Almışım gazı, kim tutar beni...


Travma

Dün akşam işten eve yürüyorum.
Artık "eve son beş dakika" mesafesindeyim, bir an önce kendimi eve atıp dizilerimi izlemeye başlamak istiyorum. Oğlum parkta olduğundan bakıcıyı aradım, "hadi ben eve gidiyorum, siz de dönün" diye.
Birkaç dakika sonra, hayatımda gördüğüm en berbat görüntüyle karşılaştım;
Bir yavru kediye araba çarpmış, sanırım yeni, ama kedi ölmüş,
Cesedini diğer kediler yiyor...
Önce, gözlerim iyi görmediğinden, "yanlış mı gördüm" diye düşünmeden edemedim,
Mevzuya yaklaştıkça merakım "yaklaş, yakından bak ne gördüğünden emin ol" derken,
Diğer taraftan mantığım "bakmadan geç, bakmadan geç" diyordu.
Tabi mantığımı dinledim ama diğer tarafa bakarak yürürken başka kedilerle gözgöze geldim,
Onlar da olaya atlamak için bekliyorlardı, gözlerindeki aç (gözlü) ifadeyi gördüm.
Tüm psikolojim sarsılmışken bakıcıyı aramak geldi aklıma,
Dedim "yukarıdan dolaşarak gelin, oğlum bu manzarayı görmesin"
10 dakika sonra eve geldiler, bakıcı ağlanıyor "çok yalvardım ama lafımı dinletemedim,
Yukarı yoldan dolanmadık, mevzuuyu gördük"
O an oğlum lafa karıştı "Anne kedi ölmemiş, yaralanmış, diğer kediler de onu iyileştirmek için yalıyorlardı"
Bir an ona inanmak istedim, ama yiyen kediler ölü kediyi araba altına çekmiş ve oğlum tam görememiş,
Derin bir oh çektim, aman iyiki görmemiş diye, ama rahatlığım bir dakika bile sürmedi,
Bizimki tek başına banyoya girmekten korktuğunu söyledi.
Sonra akşam yatağında tek başına uyumaktan korktu,
Sabaha karşı 5'te uyandı, midesi bulanmış, yattığı yerde titriyor, uykuya dalamıyor,
Ona biraz nefes terapisi yaptırdım, birlikte uykuya daldık....
.
Bu dünyaya kuş olarak gelseydim, kedi olarak gelseydim dediğim teenage dönemlerim olmuştur, Ama dün insan olarak gelmiş olduğuma sevindim, beğenmediğimiz tüm özelliklerimize rağmen...

En azından çok sevebiliyoruz....

13 Ağustos 2011 Cumartesi

San-art

Gezmeyi seviyorum. Yeni yerler görmek, bu güne kadar yapılmış güzellikleri görmek, aynı zamanı paylaşmadığımız, veya paylaştığınız ama tanımadığınız insanlarla, mimari, şehir planlamacılığı, müzecilik vb sayesinde etkileşime geçmek bana bambaşka bir haz veriyor.


Geçen sene, kendimi bile şaşırtan bir performansla gezdim, Avrupa'da bir sürü ülke gördüm. Normalde gözü kolay doyan birisi değilimdir, hiç olmadım, üstelik dünyada gezilecek o kadar yer var, ama geçen seneki Avrupa gezilerimden sonra, benim bile bir süreliğine gözüm doydu, bu sene rotamı Türkiye'de gezmediğim yerlere çevirdim. Ne de olsa, resmi istatistiklere göre, dünyada turizmden en çok gelir elde eden ilk 10 ülke arasındayız. Önce Kapadokya'yla başladım, sonra geçen hafta Bozcaada'daydım, Kurban Bayramında da Gap turu yapmak gibi bir planım var.

Ama işte ne olduysa Bozcaada'ya gittiğimde oldu. Bir farkettim ki, bana, kendi ülkemde gezmek mutluluk vermiyor, hatta acı veriyor.
Bunu ilk defa, Safranbolu'ya gittiğimde farketmiştim. Yolda, eski Safranbolu'ya gelmeden önce yeni Safranbolu ilçesinden geçiliyor. İlçenin içini gezmedik gerçi, yolda giderken önünden geçtiğimiz binalar üzerinden yorum yapıyorum. Eski Safranbolu'daki tarihi evleri gördükten sonra Safranbolu'ları çok ayıpladım. Bu kadar estetik mimari eserlerin yanıbaşında, ve o güzelliklerle büyüyüp, insanlar nasıl bu kadar zevksiz yeni evler yapar, nasıl bu kadar zevksizlik üzerine kurulu koskoca bir ilçe oluşturur, hala inanamıyorum. Sonra Paris'e gittik, bunu anlatmam lazım. O kadar uzun yıllar hayalini kurduktan sonra ilk defa yurtdışına çıkmıştım ve "artık ölsem de gözüm açık gitmem" modundaydım. Havaalanından Paris merkeze giderken bu heyecanı yaşadım, sonra merkeze girdik, ve ilk girdiğimiz anda bizi güzelliğiyle çarpan binaları gördüğümde hayranlığın yanında kalbimden "cızzzzt" diye bir ses geldi. O ses, bir zamanlar aynı derecede güzel olduğu halde sonra bizim hünerli(!) ellerimizle bu günkü halini almış İstanbul için duyduğum acının sesiydi.


Bu sene Kapadokya'ya gittiğimde, orayı çok beğendim. Merkezde tarihe güzel sahip çıkmışlar, eski evler restore edilmiş kullanılıyor, dünyanın her yerinden turist çekiyorlar ve diğer turistik yerlerden önce başlamışlar, çok uzun zamandır bu işi yapıyorlar, ama gelin görün ki, orada da yeni bina yapılmasına izin verilen yerlerde yapılan köyevleri, üstelik yöresel taşlar kullanılarak yapılmalarına rağmen, hala zevksiz... Bildiğiniz zevksiz köyevlerinin dışı taşla kaplanmış hali. Bir tarafta mübadele sonucu Ermeni sahipleri tarafından terkedilmiş, her biri ince zevk ve zerafet sahibi evler sahipsiz halde çürümeye bırakılmışken, yeni teknolojiyle yapılan evler "çirkinlik abidesi". Bozcaada'da ise şu anda belirgin olmayan sınırlarla birbirinden ayrılmış Rum mahallesi ve Türk mahallesi var. İnternetten bu bilgileri okuduktan sonra bir bakıyorsunuz yine Rum mahallesindeki evler şahane, sokaklar bile cetvelle çizilmiş gibi....


Sanırım "benden bu kadar" demek üzereyim. Gap turuna da giderim, "ay atalarımız ne güzel eserler bırakmış" derim, ama bir taraftan da içim acır. Artık içinde bulunduğumuz toplumun, içinde bulunduğumuz zaman diliminde ne kadar sanattan kopuk, güzelden anlamayan bir toplum haline geldiğini görmek istemiyorum, yeterrrr...


Aslında bu ayıp hepimizin ayıbı. O kadar sanattan kopmuşuz ki, güzellik aradığımız tek şey "evlenilecek kızlar" haline gelmiş, o da bizde yok malum, Rus kızlarda var. Bu kadar mı yani, koskoca bir millet olarak, koskoca bir tarihin ve ne kadar çok kültürün etkileşimi sonucunda ortaya çıkartabildiğimiz tek şey bu zevksizlik mi? Ben İstanbul'da yaşayan, görece güzel bir semtte oturan birisi olarak, akşam işyerimden çıkıp eve yürürken bir tane bile güzel tarihi bina, heykel, hatta insan göremeyecek miyim?


Kimse bana "sorun para" demesin. Allahaşkına eski ahşap konakların maliyeti bugün oturduğumuz ama birşeye benzemeyen apartman dairelerinden daha mı yüksekti? Burada tanesi 500bn tlden başlayan evleri satın alanlar Kapadokya'da 100 yıl önce yaşamış köylü zenginlerden daha mı fakirler, hiç sanmıyorum. İnsanlar yıllar önce elle taşlara sanat işleyebildikleri halde bu günkü teknolojide taşlara çiçek işleyebilmek mümkün değil mi yani? Ya da estetik cerrahlarımız, kaç yüzyıl önce anatomi öğrenip muhteşem insan heykelleri yapan İtalyan heykeltıraşlardan daha az anatomi bilgisine sahip oldukları için mi binlerce dolar alıp fiyaskoyla sonuçlanan burun ameliyatları yapıyorlar? Gelen bütün turistlere "bizim atalarımız sizden çok daha zevkliydi, bakın yalılarımızın dünyada eşi benzeri yok, ama (başımızı öne eğip ezik bir şekilde) sonradan gelen birkaç jenerasyon aynı çizgiyi sürdürmeyi başaramadı" deyip duracak mıyız? Mübadeleyle Ermeniler ülkeden gönderilince ülkemizde sanatla uğraşan kimse kalmamış diye mazeret göstersek şimdiye kadar sergilediğimiz zevksizlik suçlarından aklanır mıyız?


Aslında, toplum olarak en sevdiğimiz şey ağlanmak, kendimizi aşağılamak ve "bizden adam olmaz" demek olduğundan, sanat konusunda boynu bükükleri oynamayı tercih etmeye devam edebiliriz, ama ben almayayım, sağolun. Ben onun yerine çözüm aramaya başlıyorum. Her türlü öneriye açığım ama kendi aklımla bulabildiğim çözümler şunlar;


- Bir an önce sanatın her türünden uzak halimden sıyrılmak için birkaç sanat dalıyla birden ilgilenmeye başlamak (oha Allah gözünü doyursun diyenler olabilir, sorun değil),


- Yaptığım herşeye, sabah işe hazırlanmak için giyinmek dahil, estetik kaygısıyla yaklaşmak,


- Şimdiye kadar neye sahip olamadığıma üzülmek yerine önüme bakıp, sadece benim hayatımda eksik olmayan bu soruna ciddi kafa yormak...


Anlaşılan 1. Dünya Savaşı sırasında topraktan daha fazlasını kaybetmişiz, sanatımızı, estetik kaygımızı... Ki aslında kaybettiğimiz topraklardan daha değerli olan da sanatmış. Oysa sanatla büyümüş olsaydık ne çok sorunumuzu bu zamana taşımamış olurduk, örneğin magandalığın bile çözümü sanatta yatıyor olabilir. Eşini çocuğunu döven, trafikte hiç tanımadığı adamlarla kavgaya girişip kan döken adamları, ağaç yaşken alıp sanatla yoğursak, adamlar büyüdüklerinde zonta olurlar mı...


Fotoğrafım, Kapadokya'dan, eski adı Sinasos yeni adı Mustafapaşa olan, eski bir rum köyünden çürümeye bırakılmış bir kapı. Tahminen 70 yıldır bakımsız, sahipsiz, ama ben yine de çok beğendim.


Herkese sanat dolu bir hayat diliyorum...