7 Aralık 2010 Salı

The Box



To push the button, or not? That is the question in The Box. © Warner Bros.


Aslında yine çok yoğun bir gün geçirdim ve birkaç kamyon çarpmış gibi yorgun hissediyorum.
Bir taraftan da "goncam", kendisi digitürk'te film izlerken bana ufaklığın ödevleriyle ilgilenmiyorum diye kendi çapında tehditler savuruyor:)
Ama gün içerisinde iki adet mesaj geldi cebime, beni daha fazla yazmaya motive eden ve ben de "yazsam mı yazmasam mı, aman boşver yorgunum zaten, şimdi ne yazsam bayık olur zaten" modundan bir anda çıktım ve bilgisayar başına oturdum.
Bu blog denilen olayı ben günlük niyetine tuttuğumdan mesajları da yazacağım, ileride okuyunca hatırlar gülümserim;
Biri erkek kardeşimden: "Abla yeni yazılarını sabırsızlıkla bekliyoruz. Hayran kitlen"
Diğeri de Ankara'dan arkadaşımdan "Canım arkadaşım blogunu okudum, bayıldım bookmark yaptım senin en büyük takipçin olucam"...
Bu beklenmedik şekilde ve arka arkaya gelen iki mesaj bende bir anda üç yazı yazma isteği oluşturdu, yazabilirsem tabii.

Vee ilk yazı gelsin...

Bu haftasonu Digitürk'te The Box filmini izledik. Film gerilim filmi, konusu şöyle; 1976 yılında bir aile bir gün kapısının önünde bir kutu bulur, değişik, enteresan bir kutu. Sonra gün içerisinde yüzü yaralı bir adam evlerine gelir ve kadına bir teklifte bulunur: "Bu kutuda bir düğme var, bu düğmeye basarsanız hiç tanımadığınız bir kişi ölecek ve biz size bu çantadaki 1 milyon doları vereceğiz. Eğer kabul etmezseniz ve düğmeye basmazsanız bu kutu yeniden programlanacak ve teklifi başka bir aileye götüreceğiz."
Kadın 35 yaşında, evli ve bir oğlu var, tam bizim aile yani. Dolayısıyla biz filmi başından sonuna kadar büyük bir empatiyle "ben olsam ne yapardım" diye izledik.
Filmde kadın düğmeye basıyor, parayı alıyorlar ama sonrasında bir dizi sorun karşılarına çıkıyor. Filmi izlemeyenler için bundan sonrasını anlatmayayım ama şunu söyleyeyim ondan sonraki "iki beladan birini seç" teklifi kocaya (butona basmayan diğer eşe) yapılıyor.
Şener filmin sonuna doğru "oğlumu mu tercih ederdim karımı mı gerçekten çok zor bir karar" diye yorum yapınca kendimi tutamadım;
- Bizde olay şöyle gerçekleşirdi, Adam ilk teklifi yaptığında, para karşılığında hiç tanımadığın birinin öleceğini bilmek kadar kötü ve caydırıcı bir seçenek olmasa bile, ben haketmediğim bir parayı kabul etmezdim, ve adamı daha başında "biz teklifinizi kabul etmiyoruz, kutuyu tekrar programlayarak teklifi başkasına yapın lütfen" diye geri çevirirdim,
sonra da seninle kavga ederdik, çünkü sen bana "en azından biraz düşünseydik, adama biraz daha soru sorsaydık, 1 milyon dolar hiç düşünmeden geri çevrilir mi" falan diye kızardın:)

Tabi "ölecek kişi kim, eğer bir tecavüzcü veya çocuk tacizcisiyse hemen ölsün, ben para almasam da olur" ve "1976 yılındaki 1 milyon doların, alım değeri itibarıyla, bugün ne kadar milyon dolara eşdeğerdir acaba" falan gibi detayları da düşünmedim değil yani, cevabım yine de hayır olurdu.
Ne diyim benden zengin olmaz, sözkonusu para olduğunda hala eski kafalıyım, bence "para çalışarak kazanılır"...


Bu arada şunu da paylaşmadan duramayacağım. Bu blogu kesinlikle bir hırs haline getirmek istemiyorum. Burası benim için bir paylaşım noktası, hem sevdiklerimle, hem de, o kadar yaşarsam, gelecekteki ihtiyar bunak kendimle. Dolayısıyla "izleyiciler" kısmını da skor tahtası olarak görmüyorum, hatta bir ara kaldırmıştım bile. Yine de bugün ilk izleyicimi ekranda görünce "Şerefine şampanya mı patlatsak" diye düşünmedim değil:)

Teşekkürler Demet, xoxo...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder