13 Ağustos 2011 Cumartesi

San-art

Gezmeyi seviyorum. Yeni yerler görmek, bu güne kadar yapılmış güzellikleri görmek, aynı zamanı paylaşmadığımız, veya paylaştığınız ama tanımadığınız insanlarla, mimari, şehir planlamacılığı, müzecilik vb sayesinde etkileşime geçmek bana bambaşka bir haz veriyor.


Geçen sene, kendimi bile şaşırtan bir performansla gezdim, Avrupa'da bir sürü ülke gördüm. Normalde gözü kolay doyan birisi değilimdir, hiç olmadım, üstelik dünyada gezilecek o kadar yer var, ama geçen seneki Avrupa gezilerimden sonra, benim bile bir süreliğine gözüm doydu, bu sene rotamı Türkiye'de gezmediğim yerlere çevirdim. Ne de olsa, resmi istatistiklere göre, dünyada turizmden en çok gelir elde eden ilk 10 ülke arasındayız. Önce Kapadokya'yla başladım, sonra geçen hafta Bozcaada'daydım, Kurban Bayramında da Gap turu yapmak gibi bir planım var.

Ama işte ne olduysa Bozcaada'ya gittiğimde oldu. Bir farkettim ki, bana, kendi ülkemde gezmek mutluluk vermiyor, hatta acı veriyor.
Bunu ilk defa, Safranbolu'ya gittiğimde farketmiştim. Yolda, eski Safranbolu'ya gelmeden önce yeni Safranbolu ilçesinden geçiliyor. İlçenin içini gezmedik gerçi, yolda giderken önünden geçtiğimiz binalar üzerinden yorum yapıyorum. Eski Safranbolu'daki tarihi evleri gördükten sonra Safranbolu'ları çok ayıpladım. Bu kadar estetik mimari eserlerin yanıbaşında, ve o güzelliklerle büyüyüp, insanlar nasıl bu kadar zevksiz yeni evler yapar, nasıl bu kadar zevksizlik üzerine kurulu koskoca bir ilçe oluşturur, hala inanamıyorum. Sonra Paris'e gittik, bunu anlatmam lazım. O kadar uzun yıllar hayalini kurduktan sonra ilk defa yurtdışına çıkmıştım ve "artık ölsem de gözüm açık gitmem" modundaydım. Havaalanından Paris merkeze giderken bu heyecanı yaşadım, sonra merkeze girdik, ve ilk girdiğimiz anda bizi güzelliğiyle çarpan binaları gördüğümde hayranlığın yanında kalbimden "cızzzzt" diye bir ses geldi. O ses, bir zamanlar aynı derecede güzel olduğu halde sonra bizim hünerli(!) ellerimizle bu günkü halini almış İstanbul için duyduğum acının sesiydi.


Bu sene Kapadokya'ya gittiğimde, orayı çok beğendim. Merkezde tarihe güzel sahip çıkmışlar, eski evler restore edilmiş kullanılıyor, dünyanın her yerinden turist çekiyorlar ve diğer turistik yerlerden önce başlamışlar, çok uzun zamandır bu işi yapıyorlar, ama gelin görün ki, orada da yeni bina yapılmasına izin verilen yerlerde yapılan köyevleri, üstelik yöresel taşlar kullanılarak yapılmalarına rağmen, hala zevksiz... Bildiğiniz zevksiz köyevlerinin dışı taşla kaplanmış hali. Bir tarafta mübadele sonucu Ermeni sahipleri tarafından terkedilmiş, her biri ince zevk ve zerafet sahibi evler sahipsiz halde çürümeye bırakılmışken, yeni teknolojiyle yapılan evler "çirkinlik abidesi". Bozcaada'da ise şu anda belirgin olmayan sınırlarla birbirinden ayrılmış Rum mahallesi ve Türk mahallesi var. İnternetten bu bilgileri okuduktan sonra bir bakıyorsunuz yine Rum mahallesindeki evler şahane, sokaklar bile cetvelle çizilmiş gibi....


Sanırım "benden bu kadar" demek üzereyim. Gap turuna da giderim, "ay atalarımız ne güzel eserler bırakmış" derim, ama bir taraftan da içim acır. Artık içinde bulunduğumuz toplumun, içinde bulunduğumuz zaman diliminde ne kadar sanattan kopuk, güzelden anlamayan bir toplum haline geldiğini görmek istemiyorum, yeterrrr...


Aslında bu ayıp hepimizin ayıbı. O kadar sanattan kopmuşuz ki, güzellik aradığımız tek şey "evlenilecek kızlar" haline gelmiş, o da bizde yok malum, Rus kızlarda var. Bu kadar mı yani, koskoca bir millet olarak, koskoca bir tarihin ve ne kadar çok kültürün etkileşimi sonucunda ortaya çıkartabildiğimiz tek şey bu zevksizlik mi? Ben İstanbul'da yaşayan, görece güzel bir semtte oturan birisi olarak, akşam işyerimden çıkıp eve yürürken bir tane bile güzel tarihi bina, heykel, hatta insan göremeyecek miyim?


Kimse bana "sorun para" demesin. Allahaşkına eski ahşap konakların maliyeti bugün oturduğumuz ama birşeye benzemeyen apartman dairelerinden daha mı yüksekti? Burada tanesi 500bn tlden başlayan evleri satın alanlar Kapadokya'da 100 yıl önce yaşamış köylü zenginlerden daha mı fakirler, hiç sanmıyorum. İnsanlar yıllar önce elle taşlara sanat işleyebildikleri halde bu günkü teknolojide taşlara çiçek işleyebilmek mümkün değil mi yani? Ya da estetik cerrahlarımız, kaç yüzyıl önce anatomi öğrenip muhteşem insan heykelleri yapan İtalyan heykeltıraşlardan daha az anatomi bilgisine sahip oldukları için mi binlerce dolar alıp fiyaskoyla sonuçlanan burun ameliyatları yapıyorlar? Gelen bütün turistlere "bizim atalarımız sizden çok daha zevkliydi, bakın yalılarımızın dünyada eşi benzeri yok, ama (başımızı öne eğip ezik bir şekilde) sonradan gelen birkaç jenerasyon aynı çizgiyi sürdürmeyi başaramadı" deyip duracak mıyız? Mübadeleyle Ermeniler ülkeden gönderilince ülkemizde sanatla uğraşan kimse kalmamış diye mazeret göstersek şimdiye kadar sergilediğimiz zevksizlik suçlarından aklanır mıyız?


Aslında, toplum olarak en sevdiğimiz şey ağlanmak, kendimizi aşağılamak ve "bizden adam olmaz" demek olduğundan, sanat konusunda boynu bükükleri oynamayı tercih etmeye devam edebiliriz, ama ben almayayım, sağolun. Ben onun yerine çözüm aramaya başlıyorum. Her türlü öneriye açığım ama kendi aklımla bulabildiğim çözümler şunlar;


- Bir an önce sanatın her türünden uzak halimden sıyrılmak için birkaç sanat dalıyla birden ilgilenmeye başlamak (oha Allah gözünü doyursun diyenler olabilir, sorun değil),


- Yaptığım herşeye, sabah işe hazırlanmak için giyinmek dahil, estetik kaygısıyla yaklaşmak,


- Şimdiye kadar neye sahip olamadığıma üzülmek yerine önüme bakıp, sadece benim hayatımda eksik olmayan bu soruna ciddi kafa yormak...


Anlaşılan 1. Dünya Savaşı sırasında topraktan daha fazlasını kaybetmişiz, sanatımızı, estetik kaygımızı... Ki aslında kaybettiğimiz topraklardan daha değerli olan da sanatmış. Oysa sanatla büyümüş olsaydık ne çok sorunumuzu bu zamana taşımamış olurduk, örneğin magandalığın bile çözümü sanatta yatıyor olabilir. Eşini çocuğunu döven, trafikte hiç tanımadığı adamlarla kavgaya girişip kan döken adamları, ağaç yaşken alıp sanatla yoğursak, adamlar büyüdüklerinde zonta olurlar mı...


Fotoğrafım, Kapadokya'dan, eski adı Sinasos yeni adı Mustafapaşa olan, eski bir rum köyünden çürümeye bırakılmış bir kapı. Tahminen 70 yıldır bakımsız, sahipsiz, ama ben yine de çok beğendim.


Herkese sanat dolu bir hayat diliyorum...









3 yorum:

  1. Ve Türk’ün estetikle imtihanı J
    Estetik duygusunu kaybetmiş bir milletin göz yaşları J
    Koca bir millete kısa yoldan para kazanmak için tek bir tornadan geçen eğitim verirsen olacağı budur.
    Ata ne idi ki sen ne olasın...
    Ne demiş büyük üstad
    “Enseyi karartma” J

    Teo

    YanıtlaSil
  2. hadi bakalım merakla bekliyorum hangi sanat dalı ile uğraşıcaksın belki bizi de içine katacaksın :)
    Serpil

    YanıtlaSil
  3. Ah Baharcım, geçen hafta Doğu Karadeniz e gittim. Trabzon, Rize ve yaylarını gezdim. Bütünlük yok, estetik yok; bazı evler tahta, bazıları kiremit, yanında 20 katlı betonarme binalar..Çatı yerine kıvrımlı bükümlü madeni levhalar ya da muşambalar var...Arada da muhteşem bir doğa; şelaleler, ırmaklar ve binbir türlü ağaçlar..Diplerinde ise bolca sigara izmariti, poşet, gofret kapları hatta bebek bezlerinden oluşan çöpler..
    Yurtdışına gittimde, bu parayı yurduma harcamalıyım diyorum; yurtiçinde kaldığımda gezim üzülerek ve hatta bazen ivedi eve dönmek isteyerek geçiyor...

    Her zamanki gibi düşüncelerini çok güzel ifade etmişsin, anlattığın yerleri görmüş gibi oldum.
    Parmaklarına sağlık,
    Aslı

    YanıtlaSil